Yamanoğlu Aşireti'nin En Büyük Oğlu Kerim - Tıp Öyküleri: 2. Tanrı’nın İzniyle, ‘Şathiyyât-ı Sûfiyâne’…. - Ayşe Engin Arısoy - Emin Sami Arısoy .

Emin Sami Arısoy (Yamanoğlu Aşiretinin En Büyük Oğlu Kerim)

203 Views

        

Yamanoğlu Aşireti’nin En Büyük Oğlu Kerim

Ayşe Engin Arısoy

Emin Sami Arısoy

Tıp Öyküleri

***

2

Tanrı’nın İzniyle, ‘Şathiyyât-ı Sûfiyâne’…

Bütün yılların intörnlerine...

Bu işin nasıl başladığını Niyazi de kavrayamadı bir süre. Mayısın on beşiydi o gün. Saat sabahın altı buçuğuna beş vardı. Kağıttaki son rakamı bir türlü sökemiyordu; sodyum değeri 137 miydi, yoksa 138 mi? Şunu daha okunaklı yazsalar ol­mazdı sanki. Üstelik şimdi, nöbetçi teknisyen uykusunu bölüp telefona yanıt da vermezdi. Hasta, 'patron'un çiftliğinin bahçıvanı olmasa haydi neyseydi. O zaman kim tınardı sodyum değerini! Nasıl okursan öyle geçerdin dosyaya. Ama şimdi...

En iyisi, C katına inip biyokimya laboratuarının ana kayıt defterine bir göz at­maktı herhalde.

Birden, üç aydır onarımda olan 4. blok asansörlerinin boşluğunda buldu kendini!

“İşe bak be!.." diye söylendi; "Bunca sendromu bir kör boşluk için öğrenmişiz meğer..."

***

Can alıcı melek, "Hoş geldin." dedi; "Hazırsan, hemen yola çıkalım."

Şaşkınlıktan koca koca açı­lan gözleriyle, donakaldı Niyazi. Şaşkınlığı geçince, "Şey..." diyebildi; "Yıllardır küçük küçük notlar tuttuğum bir defterim var. Serviste kaldı. Bir koşu gidip de alıverip gelsem… Hani asistanlık sınavları yaklaşıyor da..."

Can alıcı melek kaşlarını çattı. "Şakanın yeri yok." dedi, "Biz ciddi işlerle uğraşı­yoruz burada, hasta muayene etmiyoruz..."

Göz açıp kapayana dek geçen sürede Tanrı katına ulaştılar. Niyazi, "Bir de uzun yolculuk derler. Damara girmekten kısa sürdü." diye düşündü.

Bir başka melek karşıladı onları. Adını soyadını aldı Niyazi'nin. Yanında vesikalık resim olup olmadığı­nı sordu. Melekler bir yan boşluğa geçti. Niyazi yalnız kaldı bir süre.

Derken yan 'salon'dan birta­kım mekanik sesler gelmeye başladı. İki üç dakika sonra içeri başka bir melek girdi. Kolunun altında kalın bir dosya tutuyordu. Dosyanın orasından bu­rasından bir yığın ra­kamla dolu, bilgisayar yazıcısından henüz çıkmış kağıtlar sarkıyordu. Bir ara göz göze geldiler. Melek dosyayı göstererek “Problem oryantıd...” diye mırıldandı.

“Birazdan ZFC: u/1617-12S:95 EA nolu yargı sa­lonuna gideceğiz” dedi melek.

“Sizin salonların adı da Hacettepe'dekilere benziyor.” dedi Niyazi.

“Ne­resi orası?" sorusunaysa yanıt vermedi. Demek, hâlâ bu adı duymayanlar da vardı. Oysa ne demişti bir hocaları: "Fakülte Akademik Kurulu olarak ka­tıldığımız son Kanarya Adaları Kongresi'nde Ha­cettepe adını bilen Tanzanyalı bir kasapla karşı­laştık..." Yansı yalandı demek, bu konuda söyle­nenlerin...

Melekle birlikte ‘yargı salonu'na geçtiler. Salon dolu sayılırdı. Yargıçlar kürsüsünde beş yargıç me­lek oturuyordu. Biraz ötede savcı melek duruyordu. Niyazi'ye sanık sandalyesini gösterdiler, geçti, oturdu. Yanı başında da savunma avukatı melek ye­rini aldı. Kimlik incelemesinden sonra yargı işle­mi başladı.

Başyargıç melek, “Önce hakkınızdaki suçlama­ları dinleyeceğiz.” dedi.

Avukat melek, "Ne yapmış ki?" dedi, "En üst düzeydeki etiketi aldığının er­tesi günü 'dükkan' mı açmış yoksa?.."

Savcı me­lek, "Başkanım." dedi, “Sataşma var, söz istiyo­rum.”

Başıyla onayladı başyargıç. “Başkanım. Sayın avukat dışarıda yazıhanem oluşunu taşlamak istiyor. Ama, asıl neden başka.”

“Nedir?” dedi basyargıç.

Savcı melek, “Akşam briçe oturduk.” dedi; “Zondalardı. Sürkonturlu 5 pike oynadılar, 3 battılar. Ardından bir 3 sanzatü ile biz bağladık roberi. Bu işin sıkısı oradan geliyor...”

Başyargıç meleğin burun kanatları oynamaya başladı; “Yeter...” diye bağırdı. Tokmağını kür­süye olanca gücüyle üç kez art arda indirdi. İzleyen saatlerde, yerkürenin bütün kitle iletişim araçların­da, Japonya'da birer saat arayla, Richter ölçeğine göre sekiz şiddetinde üç yersarsıntısı olduğu, çok sayıda ölü ve yaralı bulunmasın­dan endişe edildiği bildirildi, haber olarak...

Başyargıç meleğin düşünce dizgesindeki varsanısal ses, “Bir de Einstein'a inanmazsın.” diye fısıl­dadı.

Yüksek sesle, “İnanmam!..” diye bağırdı baş­yargıç melek.

Hemen sağında oturan başyardım­cısı, şaşırmış gözlerle süzmeye başladı başkanı. “Anlayamadım.” dedi, “Neye inanmazsınız?”

“Biraz önce sözünü ettiğin uydurukçuya...” diye yanıtladı başyargıç.

Başyardımcı yargıç melek, “Ama... Ama, ben bir şey söylemedim ki başkanım.” dedi. “Sanırım, bana başyargıçlık yolu görünüyor. Bizim başkan artık iyiden iyiye bunayıp gi­der.” diye düşünmekten de kendini alamadı.

Başyargıç meleğin düşünce dizgesindeki varsanısal ses, “Bak.” dedi; "Sen birer saniye aralarla vurdun kürsüye; yeryüzünde bir saat aralarla dep­rem oldu. Bu, Einstein'in görelilik kuramını hak­lı çıkarmaz mı?”

Başyargıç, “Tanrının belası o uğursuz varsanı yine başladı." diye söylendi duru­mu fark ederek. "Yetmezmiş gibi, bitsin buradaki yargılama, çık buradan, bir başka salonda sanık sandalyesine otur, depremde ölen bilmem kaç ki­şinin hesabını ver..."

Başyardımcı yargıç melek, “Biraz ara verelim isterseniz.” dedi; “Rahatsız görünüyorsunuz.”

Başyargıç, "Başlamadık ki, ara verelim.” diye yanıt verdi. Bir yandan da, “Bugün işler bayağı bir karı­şık gidiyor. Patron birazdan damlamasa bari.” diye geçirdi içinden.

Niyazi ise, “Akşam vizitinin de kaçacağını geç; Sevda'dan ilk kez yarın için bir hafta sonu koparmıştım, bunlar onu da batıracak­lar...” diye düşünüyordu.

Gerçekten de tam o sıralar, Tanrı katındaki kayıt aygıtları ZFC: u/1617-12S; 95EA nolu yargı salonunda işlerin pek de iyi gitmediğine ilişkin dal­galar çiziyordu. Hem bu ilk de değildi; son kaç kezdir hep böyle oluyordu. Herhalde en iyi çözüm, yargıçlar kurulunu toptan emekli etmek olacaktı...

Tanrı'nın salona girişiyle herkes ayağa kalktı. Bir işaretiyle oturdular.

“Sorun nedir ?” diye sor­du Tanrı.

Savcı melek, “Sanık hakkında çeşitli suçlamalar var da, efendim.” dedi.

“Örneğin?” dedi Tanrı.

“Örneğin efendim, bir keresinde cut-down açarken damarla oynamış; hastanın kolu az kalsın ampüte edilecekmiş. Bir keresinde bir apendektomi asiste etmeye kalkmış; yanlış evalüasyon, yanlış interpretasyon... Hastanın şey da­marlarını kestiğinden, adamcağız bir daha şey yapamaz olmuş.”

“Ne yapamaz olmuş?”

“Bağışlayın efendim.” dedi savcı melek, "Bu kalabalıkta söyleyemeyeceğim. Dosyası burada. Okuyun ister­seniz."

Tanrı dosyayı alırken, “Sana Amerika ya­sak bir daha.” dedi, "Nedir o kullandığın sözcük­ler?!.”

Mosmor oldu savcı melek. Ne olacaktı şim­di? Arabanın parçaları da başka yerde bulunmu­yordu ki...

Tanrı dosyayı karıştırdı. Okudu inceledi bir sü­re. "Sanık serbesttir." dedi.

Salonu bir uğultu kapladı.

“Nedir bu tepki?” dedi Tanrı, "Güvenmiyorsanız, görün öyleyse... Bana derhal Hacettepe gözlemcisi meleklerimden biri çağırılsın.”

On saniye kadar sonra, bir melek soluk soluğa girdi salona.

“Nedir bu soluma? Koşarak mı geldin?” dedi Tanrı.

Gözlemci melek, “Hayır Tanrım.” dedi; “Büyük salonda birasına voleybol maçı vardı da...”

***

“Görüşünüze katılırım Tanrım.” dedi gözlemci melek; “Ben orayı iyi bilirim. Geçen kasım, aralıkta oradaydım. İntörn kılığında bir ay Bölüm 43'te, bir ay muslukçuların servisinde çalıştım. Bir garip yerdir orası. Patron gelir asistanlarına, hatta çö­mez öğretim üyelerine soy sop dümdüz gider; el pençe divan durup teşekkür ederler. Patron gi­dince, el açar göklere ‘Tanrım’ derler, ‘İnşallah bu adam dediklerini yapmaya kalkmaz...’ Ötede, Bölüm 42’de vizitte biri çıkar; ‘Kim yaptı bu hastanın ameliyatını, etmiş gözün içine...' diye bir diğer hocayı arkasından yer. Bir başkası, elinde bisturi, ameliyathane koridorla­rında asistan kovalar. Bölüm 86'ya hasta yatar; seksen çeşit inceleme intörnün işidir. Örneğin kalp yetmezliği tanısıyla yatan hastadan dışkı kültürü için örnek almak zorundadır. Ben iki ay boyunca tanık olduğum işlere akıl erdiremedim. Sonunda, şükürler olsun sana Tanrım, hepatit oldum da üç ay izin alıp sıyırdım. Bu, sanığın intörnlükteki dokuzuncu ayıymış… Ben­ce yaşamındaki bütün kusurlarının bedelini fazlasıyla ödemiş sayılır. Ki ben, kusur denecekse, mide kanseri ararken peritonoskopide aort delenler görmüş bir meleğim. Kanımca da affı uygundur Tanrım...”

Tanrı, “Duydunuz...” dedi, “Sanık öte dünyaday­ken intörnmüş. Orada çektiği yeter garibin... Bir de burada çektirmeyelim. Salıverin...”

Başyargıç me­lek, “Yalnız, ne gibi bir işle görevlendirelim?” dedi.

Tanrı, Niyazi'ye baktı şöyle bir; “Alışık olduğu bir iş verin gitsin canım.” dedi, "Posta yapın örneğin..."

Yargılama sona ermişti...

***

İki gün sonra Tanrı katının kapısı dört kez vu­ruldu. Niyazi girdi içeri: “Tanrım.” dedi; "İki dileğim var sizden.”

“De bakalım Niyazi kulum.” dedi Tanrı.

“Birincisi Tanrım. Beni cehenneme posta yaptılar, cennete geçmek mümkün mü?”

Gülüm­sedi Tanrı, “Torpil istiyorsun anlaşılan." dedi; "Ama neden?"

“Tanrım.” dedi Niyazi; “Ben geçen yıl bir staj sonu sınavına girdim. Hoca sordu, ben bildim; hoca sordu, ben bildim. Derken bir tele­fon: ‘Kızınız oldu...’ Çok sinirlendi hoca. Kızdı, no­tumu C verdi. Şimdi o hoca cehennemin en işlek yerine dükkan açmamış mı? Gördükçe fitil oluyo­rum. Beni cennete aldırmanız mümkün mü?”

Kah­kahalarla güldü Tanrı. Geçti masasının başına. Bir şeyler karaladı bir yerlere. Sonra, "Al şu kartı Ni­yazi." dedi; "Selamımı söyle, kartı göster, işin ola­cak...”

“İkincisi Tanrım” dedi Niyazi; “Bir de mümkün­se soyadımı değiştirmek istiyorum.”

“Nedir soya­dın?”

“Vatansever, Tanrım.”

“Ne olmasını diler­din?”

“Okyolunagitti uygundur Tanrım.”

Tanrı ka­tıla katıla gülmeye başladı. Güldü... Güldü... Aynı sı­ralarda da önce bir gürültüdür, bir şimşektir kap­ladı gökleri. Ardından beş gün, beş gece sürecek bir sel götürmeye başladı Hindistan'ı...

“Uygundur Niyazi.” dedi Tanrı.

“Sağ olun Tan­rım.” dedi Niyazi; “Tanrı uzun ömür versin size.”

Bu söylediklerine kendi de güldü. Tanrı ise sarsıla sarsıla gülüyordu artık. Yerkürenin tüm iletişim araçları, And sıradağlarında ardı sıra sayısız yersarsıntısı olduğu haberini geçmeye başladı.

Ortalık yatışınca, “Sevdim seni Niyazi kulum.” dedi Tanrı; “Bir armağan vermek dilerim sana. İs­tersen geç yan salona, ülkeni seyret. Ama Einstein'i unutma. Zaman sonbahar şimdi orada...”

Ötelerde bir yerdeyse, başyargıç melek, şu varsanısal sesin başına nereden dert olduğunu anla­maya çalışıyordu... Bir uzay virüsü müydü, neydi?

Dışarı çıktı Niyazi. Tanrı onun çıkışını seyretti. Sonra geçip koltuğuna oturdu. Bir ileri bir geri salladı koltuğu. “Genç çocuk.” dedi kendi kendine; “Erken gelmiş... Şu alın yazısı işlerini bir daha bilgi­sayarlara bırakırsam iki olsun zaten. Bir elektrik kesintisi oluyor; al başına bir yığın sorun...”

***

Dev bir ekranın karşısındaydı Niyazi. Hemen Hacettepe'yi ayarladı.

Bir yığın kız ve erkek öğren­ci cıvıldaşıyordu Dönem I amfilerinde. Havada ka­ğıttan uçaklar dolaşıyordu. En bol olan şey tıp belirtkeli rozetler, kolyeler, yüzükler, küpelerdi yine. Gülümsedi, “Civcivler...” diye mırıldandı; “Biz de aynı yollardan geçmedik mi?..”

Dönem III öğrencileri ders arasındaydı. Yeni öğrendikleri tıp terimleriyle konuşmaya özen gös­teriyorlardı. Sigaraya başlamayan kalmamıştı nere­deyse. "Yazık..." diye düşündü.

Kızlar, oğlanlar daha bir yakın, daha bir sıcak bakıyordu birbirine. "Batı cephesinde şenlik, aslında psikiyatri kurulundan sonra baş­lar. Ona da daha zamanları var..." diye düşündü.

Gözü Dönem II amfilerine kaydı. Ölüm sessizliği vardı içeride. Dersleri anatomiydi anlaşılan. Amfi­nin birinde, arka sıralarda birkaç öğrenci, derste soluk almaktan korktuğu için boğulmak üzere olan bir arkadaşlarını kendine getirmeye çalışıyordu sessizce.

Hastanede hiç Dönem V’liye rastlamadı. Beşinci sınıfta ‘komando harekatı’ uygulandığını, yani ‘ara­ziye uyma’nın adına eğitim denildiğini demek ki artık herkes çok iyi biliyordu.

Dönem IV'ler ha babam bir şeyler not ediyordu. En göze çarpacak biçimde yerleştirilmişti steteskopları boyunlarına.

İki intörnün konuşmasından, intörn sayısının art­ması nedeniyle Hacettepe'de postalık kurumunun, artık resmen de kaldırıldığını öğrendi.

Hastanenin önündeki büyük saat 14.30’u gösteriyordu. Hava rüzgârlıydı, yağmur çiseliyordu. Yıllar şerit şerit geçti gözünün önünden. Amfilerdeki yer kapma kavgaları, anatomi tartışmalarının ve topluiğne sınavlarının korkusu, sınav heyecan­ları, saçları omuzlarında bir delikanlılık çağı, has­taneye başlama sevinci, dahiliye sözlüsü, hastalarla baş başa kalınan ilk nöbetler...

“Güç ama güzel, tatlı ve ne yapsan geri gelmez bir uzun altı yıl..." diye düşündü. "İyi kötü bir yığın arkadaş edin, bir yığın anın olsun, bir yığın bilgi öğren... Sonra gel, göm hepsini kör bir asansör boşluğuna..."

Çisenti sağanak yağmura çevirmişti. Şimşekler çakıyor, gök gürlüyor, delicesine bir yağmur ini­yordu Hacettepe'ye.

Yanaklarından damla damla gözyaşları süzüldü…

***

Omzundaki elle kendine geldiğinde saat on sekizi biraz geçiyordu.

“Geciktim.” dedi Sevda. “Vizit uzadıkça uzadı. Şu ay da bir geçseydi hayırlısıyla... Ne o? Uyudun mu sen?..”

Şöyle bir toparlandı Niyazi. Biraz şaşkın, biraz mutlu Sevda'ya baktı gülen gözlerle.

“Dalmışım ga­liba.” dedi, “Haydi çıkalım.”

“Nereye?” diye sordu Sevda.

Niyazi, “Şöyle sakin bir pastaneye elbette.” diye göz kırptı; “Hem pastaneyi gerçekten hak et­tim ben bugün.”

“Neden?".

“İnanmaz­sın ki, anlatsam da...” dedi Niyazi, “Haydi çıkalım.”

D katı kantininin önünden 5 numaralı kapıya doğru el ele ilerlediler. Güzel mi güzel bir akşamüstü onları bekliyordu dışarıda…

-*-

Yamanoğlu Aşireti’nin En Büyük Oğlu Kerim

Ayşe Engin Arısoy

Emin Sami Arısoy

Tıp Öyküleri

İstanbul: İleri Yayınları, No: 168, ISBN: 978-9944-109-61-1, Mart 2009:21-30.