Yamanoğlu Aşireti'nin En Büyük Oğlu Kerim - Tıp Öyküleri: 1. Bir Fındık Düştü Dalından... - Ayşe Engin Arısoy - Emin Sami Arısoy .

Emin Sami Arısoy (Yamanoğlu Aşiretinin En Büyük Oğlu Kerim)

176 Views

        

Yamanoğlu Aşireti’nin En Büyük Oğlu Kerim

Ayşe Engin Arısoy

Emin Sami Arısoy

Tıp Öyküleri

***

1

Bir Fındık Düştü Dalından…

Üç nolu kapının 1300 olarak bilinen küçük da­nışma odasında, kirli beyaz bir mum yapıştırıldığı masanın üzerinde ağır ağır yanıyor, duvarlara her an değişen garip gölgeler yansıyordu. Hastane ka­ranlığa gömüleli bir buçuk saat geçmişti. Yirmi da­kika sonraysa normal kesinti başlayacaktı. Radyo­ya göre, bu beklenmedik karanlığın nedeni, ana elektrik hatlarındaki iki büyük direğin şiddetli fırtına yüzün­den devrilmesiydi. Bu durumda, elektrikten ertesi sabaha kadar ümit yok demekti. Aksilik, jeneratör sistemi arızalanmış, bir türlü devreye girememişti. Böyle­ce, bütün Ankara gibi, hastane de koyu bir ka­ranlığa bürünmüştü.

Posta İsmail Efendi derin bir nefes çekti sigara­sından. Zararını bile bile içiyordu şu zıkkımı. “Al­lah razı olsun fırtınadan.” dedi, “Saat dört buçuktan beri ayaklarıma karasular indi be! Koş biyokimya, koş kan bankası. Ha şöyle, ortalık tipi dinmişe döndü.”

Mustafa, “Yahu, Hasan Ağabey.” dedi, “Bırak şu gaze­teyi Allasen. Sırası mı şimdi şu kör karanlıkta…”

Ha­san Efendi, “Habere bak habere.” dedi, “Kastamonu'da son bir hafta içinde beş ölü hortlamış. Dün gece bir tanesi kefeniyle dehşet salmış ortalığa. Evine kapanmış herkesler. Sonra da mezarlığa doğru kaybolup gitmiş...”

Zeki, “Bırak yahu Hasan Ağabey, olur mu hiç öyle şey!” dedi, “Hangi devirde yaşıyoruz ha?!.”

Hasan Efendi, “Siz yeniler inanmazsınız böyle şeylere.” dedi; “Niye inanmazsınız, onu da bilmem ya. Tutar mezar­lıkları kaldırır, yerine meyhane açarlar, tutar yerine içkili lokanta açarlar. Elbette olacağı bu! Bunların ahı çıkacak... Dedem anlatırdı, buralar da eskiden hep mezarlıkmış. Bazı geceler buradaki sesler göklere kadar yükselirmiş. Kimse korku­dan yanaşamazmış bile buralara. Sonra ne olmuş?.. Yürekli geçinen iki üç kişi duramamış yerinde, kal­dırtmış mezarlığı. Sonra gel zaman git zaman, yeri­ne tutup bu hastaneyi kurmuşlar. Bunun da ahı çı­kacak bir gün. Bir gece tutup hep birlikte hortlayacaklar; göreceğiz günümüzü!.."

Mustafa, “Yahu Hasan Ağabey.”dedi; “Sırası mı şimdi bunların yahu? Şu göz gözü görmez karanlıkta hiç mi başka şey bulamadın konuşacak?!."

Kısa bir sessizlik oldu. İsmail Efendi sigarasın­dan derin bir nefes daha çekti. Başını pencereden dışarıya çevirdi. Çocuk acil polikliniği, bu koyu karanlığa rağmen yine de kalabalık sayılırdı. İkindi­den beri durup dinlenmeden bardaktan boşanırcasına yağan yağmur, deli bir dolu sağanağına çevir­mişti. Yarım saat önce başlayan fırtınaysa, camları durmaksızın dövüyor, kapı ve pencere aralıkların­dan her girişte tüyler ürpertici sesler çıkarıyordu.

Giderek küçülen mumun alevi birkaç saniye da­ha titreyip söndü. Artık odadaki tek ışık kaynağı İsmail Efendi'nin sigarasıydı. Dolu ve fırtına camlara azgın saldırılarla yüklenirken, ma­sanın ucundaki telefon kısık bir sesle kesik kesik çaldı...

Mustafa, “Haydi Hasan Ağabey, sıra sende.” dedi.

Telefondaki ses Bölüm 37'den Kadriye hemşireydi: “Hasan Ağabey, bir eks vardı da. Morga gö­türebilir misin?”

“Bacım ne acelesi var?” diye söylendi Hasan Efendi, “Hele şu ışıklar bir gelsin!”

“Valla, Hasan Ağabey,” dedi Kadriye, “Başasistan öyle is­temiş. Zaten içerideki odada da LP yapılacak; eksi koyacak yerimiz yok.”

Telefonu kapatırken, “Canlıya yarayacak olsam, yüreğim yanmaz. Ne acelesi var sanki?” diye söylendi bu kez Hasan Efendi.

Zeki, “Öyle söyleme Hasan Ağabey. Ölülerin gücüne gider.” dedi.

Hasan Efendi, “Buldun benim gibi birini, geç bakalım dalganı!” dedi sinirle. İsmail Efendi'den kibriti alıp oda­dan çıktı. Gök gürültülerini dinleyerek, çakan şimşeklerin ışığında yolunu bularak, üçüncü blok merdivenlerini tırmanmaya başladı.

***

Hasan Efendi, kucağındaki ‘eks’le, duvar sürerek, el yordamıy­la imamlığa kadar ulaştı. Oradaki nö­betçiden morgun anahtarını aldı.

Morgun eski ve küf kokan kapısı derin bir gı­cırtıyla açıldı. Hasan Efendi bir kibrit çaktı. Duvar­lar cılız, titrek bir ışıkla garip gölgeler içinde aydınlandı. Hasan Efendi, kucağındaki eksi ke­nardaki masaya koydu. Kibriti sol eline aldı. Sağ eliyle morg dolabının kapağına uzandı. Dolabın ka­pağı, büyüklüğünden beklenmeyen bir kolaylık ve tiz bir gıcırtıyla ardına kadar açıldı.

Hasan Efendi sönen kibrit çöpünü atıp yenisini yaktı. Dikkat etti, garip bir hışırtı vardı dolapta. Birdenbire, dolabın derinliklerinden gelen gür bir erkek sesi, “Burada sigara içilmediğini sana daha kaç kez söylemeliyiz?!." diye bağırdı hiddetle...

Hasan Efendi irkildi. Yanlış duymamıştı! Dolaptan gelmişti ses! Ne demekti bu?!. Demek, artık burada da olan olmuş, ölülerden biri hortlamıştı!

Saçları­nın diken diken olduğunu, soğuk ter damlalarının ensesinden sırtına doğru indiğini fark etti. Korkudan açılan gözleri tekerlek gibi büyüdü. Elindeki kibritin kayıp yere süzülüşünü şaşkın ba­kışlarla seyretti.

Dolabın derinliklerinden, cırtlak bir kadın sesi, “Şuna bak şuna, hem içiyor hem yerlere atıyor!..” diye haykırdı.

Hasan Efendi artık elektriğe çarpılmış gibi sar­sılıyordu. El yordamıyla zor buldu kapıyı. Kendini dışarı attı. O gür erkek sesi, arkasından, “Kaç­ma gel!.. Gel buraya!..” diye seslendi.

Kendini Z katında, 7 nolu kapıdan ortopedi polikliniğine uzanan koridorda koşarken buldu. Soluk soluğaydı. Ayak sesleri koridorun karanlık duvarlarında yankılanıyor, dışarıda art arda çakan şimşekleri izleyen gök gürültülerine karışıyordu. Hasan Efendi bir yandan koşuyor bir yandan da sesi yettiğince, “İmdat!.. Morgdaki ölüler hortladı! Geliyorlar!.. Can kurtaran yok mu?!.." diye bağırıyordu.

Hasan Efendi'nin çığlıkları, hastanenin tüm ko­ridorlarında çınlayıp birbirine ulanarak hasta ser­visleri boyunca yayıldı. Birkaç dakika sonra, hastala­rın çoğu hastane morgundaki yüzlerce ölünün yeniden canlandı­ğını ve servislere doğru saldırıya geçtiğini öğrenmişti. Servis kapıları kilitleniyor, arkaları karyolalarla destekleniyordu. Kib­rit ve çakmak ışıklarında yoğun bir çaba sürü­yor, özellikle kadın hastalıkları ve doğum servislerini bir çığlık­tır, bir bağrışmadır götürüyordu.

Hasan Efendi, başhekimlikteki nöbetçi müdür odasına yıkılırcasına girdi, Bilal Bey’in ayakları dibine yığıl­dı. Ellerine sarılarak, “Geliyorlar!.. Morgdaki... tüm ölüler... canlanıyor!.." diye soludu.

Bilal Bey’in ayakları dibindeki ses aniden kesildi. Bilal Bey el fenerini yerde yatan adamın yüzüne doğru çevirdi. Hastanenin en eski postalarından Hasan Efendi’ydi bu. Bayılmıştı.

Bilal Bey, “Olmaz böyle saçma şey.” diye düşün­dü. Ama ne diye yalan söylesindi Hasan Efendi. Sonra gazetelerdeki haberler geldi aklına. Kasta­monu'da son bir haftada olanlar… Demek, sırayla canlanıyorlardı! “Seksen kere söyledik şu İmam Emin Efendi'ye, morgda bu kadarını biriktirme diye! Olacağı buydu!” diye söylendi.

Bir an dışarı verdi kulaklarını. Hastaneyi giderek artan bir uğultu kaplamıştı. Çığlıklar, bağrışmalar gök gü­rültülerine karışıyordu. Koşuşturmalar, ayak sesle­ri giderek artıyordu: “Başhekimliğe kim bilir ne zaman saldıracaklardı?!”

***

Posta Murtaza, hastanede giderek artan uğultu­dan, anlamsız ayak seslerinden, çığlıklardan her an biraz daha çok rahatsız olarak, koridor boyunca ilerliyordu. Dışarıda fırtına ve yağış birbirini götü­rürken, tam kesilecek zamanı bulmuştu şu gâvur icadı elektrik.

Elindeki feneri duvarlarda gezdirdi. Kırık camlardan giren rüzgârla giderek artan bir gıcırtı vardı. Dikkat kesildi. Morgun tam önünde durduğu kapısı yavaş yavaş açılıyordu. İçeriden ga­rip sesler, iniltiler geliyordu. Soluğu kesilir gibi oldu.

Kalın bir ses birden, “Korkut­manın bir yararı yok. Hep birlikte saldıralım. Ya­kaladığımızı hemen öldürelim!” diye bağırdı. Ar­dından giderek yaklaşan, yaklaştıkça artan ayak sesleri başladı.

Dehşet içinde irkildi Murtaza. Gazetelerde yazılanlardan oluyordu burada da!.. Ölüler canlanıyordu!..

Bağıra bağıra var gücüyle koşmaya başladı. Baş­hekimlikteki odada, yerde boylu boyunca yatan Hasan Efendi'ye takılıp kapaklandı.

“Bilal Bey!.. Bi­lal Bey!.. Morgdaki ölüler canlanmış!.. Birleşip saldıracaklar!.. Kurtarın bizi!.." diyebildi kendin­den geçmeden önce...

***

Sığındığı masanın altında, on dakikadır dış hat telefonundan başhekimin evini çeviriyordu Bilal Bey. Hat sürekli meşgul düşüyordu. Gecenin şu sa­atinde, hem de en çok gerektiği anda neresiyle konuşurdu başhekim!..

Sonunda düşürebildi. “Efendim. Ben Bilal. Ra­hatsız ettim. Ama, çok önemli!” diye fısıldadı te­lefona: “Morgdaki cesetler hortladı!.. İnanın ba­na, ne olur!.. Onlara, hastane kurulmadan önce bu­rada var olan mezarlıktakiler de katılıyor!.. Sayı­ları her an artacağa benzer! Ne olur yardım edin bize!.."

Başhekimin yıllardır birlikte çalıştığı, en güve­nilir hastane müdür yardımcılarından birisiydi Bi­lal Bey. Bu nedenle, hiç duraksamadan rektö­rün evini aradı başhekim.

***

Hacettepe'deki giderek artan uğultu ve sıklaşan çığlıklar, çevredeki evleri oturulmaz duruma ge­tirmişti. Radyolara, televizyonlara, haber kuruluşları­nın nöbetçi birimlerine telefonlar yağıyordu. Ne­ler oluyordu Hacettepe'de?!.

Rektörün başbakanı, başbakanın bölge güvenlik sorumlularını araması beş dakikayı bulmadı. Radyo ve televizyon kanalları normal yayınlarını kese­rek duyurdu olayı; haber ajansları ilk haber ola­rak vermeye başladı.

Olay gerçekten korkunçtu!.. Böylesi dünya tari­hinde ne görülmüş ne işitilmişti... Bunlar, her an hastane dışına çıkıp kente dağılabilirdi!.. Ancak, kimsenin korkmasına gerek yoktu. Hastane­nin çevresi güvenlik güçleri ve tanklarla üç kat çembere alınmıştı... Özel birlikler hastaneye girip hastaları kurtarmaya çalışıyordu.

Dünya radyoları, televizyonları, uluslararası ya­yın kuruluşları, Türkiye'deki toplu hortlama olayı­nı ilk sırada geçmeye başladı haber olarak…

***

“Cahit,” dedi annesi, “şurada duran radyoyu götürdün hastaneye! Evdeki tek pilli radyo olduğunu bile bi­le. Baksana, kaç saattir kesik elektrikler. Hiç ol­mazsa, dünyada ne olup bitiyor onu öğrenirdik, ca­nımız sıkılmazdı... Hiç olmazsa oturur radyo tiyatrosunu dinlerdik...”

Cahit, “Amaaan anne.” dedi, “Zaten bozuktu. Ba­zen çalıyor, bazen çalmıyor. Bazen zor duyuyorsun, bazen bağıra bağıra çalıyor. Olmadığı daha iyi...”

“Ne diyeyim... Sen bilirsin." dedi annesi.

***

Teknisyen İrfan Bey o gün oldukça yorgun gitti evine. Akşama kadar üç otopsiye girmişti. Yeme­ğini yiyip televizyonun karşısına kuruldu. Haberle­rin ortasında kesildi elektrik. Fırsatı kaçırmadı, hemen yattı.

Saat beş buçuk sularında uyandı sabahleyin. Ne­dendir bilinmez, Doktor Cahit Bey'in radyosu geldi aklına. Ne garip radyoydu o öyle. Küçücük bir şey. Asıl garibi, kendiliğinden duruvermesi, bek­lenmedik bir anda bangır bangır ses çıkarmasıydı. Nere­deydi acaba şimdi?..

Birden anımsadı. Yasak olduğu halde, otopsi sa­lonunda radyo dinliyorlardı. Otopsi konsültanı sa­lona aniden giriverince radyoyu saklamak gerekmişti. Radyoya en yakın olan İrfan Bey’di. Kaptığı gibi, masadaki ‘eks’in sarılı olduğu çarşafın arasına gizlemişti radyoyu. Radyo da ‘eks’le birlikte morga gitmiş olsa gerekti…

Sabah hastanedeki ilk iş, onu oradan almak olmalıydı.

Değilse, yitip gider­di...

-*-

Yamanoğlu Aşireti’nin En Büyük Oğlu Kerim

Ayşe Engin Arısoy

Emin Sami Arısoy

Tıp Öyküleri

İstanbul: İleri Yayınları, No: 168, ISBN: 978-9944-109-61-1, Mart 2009:13-20.