Kısaca Pırpır - Öyküler: II. Tanyeli Sokağı - 6. Sevgili Öykü Okuru - Emin Sami Arısoy .

Emin Sami Arısoy (Kısaca Pırpır)

153 Views

        

KISACA PIRPIR

Emin Sami Arısoy

Öyküler

***


Emin Sami Arısoy. Kısaca Pırpır. İstanbul: İleri Yayınları,

ISBN: 978-9944-109-60-4, Ocak 2009:1-232.

***


II

Tanyeli Sokağı

***


6

Sevgili Öykü Okuru


Sevgili Öykü Okuru,

Derginize onlarca öykü gönderilir her ay, ama ancak bir kısmı konar avucunuza. Kimi öykü, yüreğinize bırakılıverir bir demet çiçek gibi ve kalır… Kimisi, herkesçe duyulsun çağıltısı istersiniz, kanatlanıp dostlarınıza da uçar. Aslında, kapınızı çalan her öykünün ayrı bir öyküsü vardır…

Okuyucu, çarpıldığı, bir kez daha okumak istediği ya da ayırdığı zaman için üzüldüğü, okumamış olmayı dilediği o öykünün öyküsünü bilemez… Bilemez, onun bir çırpıda mı can bulduğunu, günler süren bir çabayla mı damıtıldığını; ulaştığı ellerde beğeniyle mi karşılandığını, yoksa kırk kuyudan kırk kova su getirdikten sonra mı okşandığını başının... Oysa, yazgısı, o öykünün bağışlayıcısı ya da can alıcısı olmanın bıçak sırtında bilenen yayın yönetmeni, bilir bunların tümünü. Bilir… ama bildiklerini sandığında saklar çoğu kez.

Öykü’deki uzun yıllarım boyunca birçok öykücü tanıdım… Kanıma karışan öyküleriyle nice kaygılar, tedirginlikler, coşkular, sevinçler yaşattılar bana. Yine de, yelkenlerimi şişiren öyküler, hep o benzeri ürkek adımlarla süzüldü kapımdan… Sonra, bir daha hiç soluk almasalar da, yüreğimin en kuytu köşelerinde özenle sakladım anılarını; yaşamlarından kimselere söz açmadım. Ama şimdi, yaşamıma dalışı benliğimi altüst eden ‘o’ öyküyle yaşadıklarımı size anlatmasam duramayacağımı anladım.

***

Telefonu açtım; Nilgün:

- Melih Bey, sizinle görüşmek için gelen bir beyefendi var, çok kısa da olsa görmek istiyorlar sizi, iki dakika bile olabilir, diyorlar.

Sesi ve kullandığı sözcükler, bu görüşme isteğini geri çevirmeyi başaramadığını anlatıyor gizlice. Bu ayki öykü değerlendirme yazımın en can alıcı noktasındayım, bir an önce bitirmeliyim; ama, yapacak bir şey yok!..

- Lütfetmişler… Buyursunlar…

Aralığın ucunda başlayan ayak sesleri yaklaştı ve kapımın önünde durdu. Üç tıklama.

- Buyurun… Girin lütfen.

Önce koyu lacivert, neredeyse siyah bir takım elbise, boyalı, bakımlı siyah ayakkabılar ve üzerinde çizgi film kahramanlarının cirit attığı bir kravat girdi odaya. Sonra şık bir evrak çantası ve orta yaşlarını süren, kırk beş-elli arasında orta boylu bir adam. Kararlı, üstünde birçok kez çalışılmış düşüncesini veren keskin bakışlarla gözlerinizin içine bakıyor. Alnındaki çizgiler oldukça kalabalık, kaşları heybetli, burnu hafif hörgüçlü; yüzünde kibar bir gülümseme. Ölçülü adımlarla ilerledi. Sol elinde, parlak sarı, yanar döner, kırmızı çizgilerle süslü, alt bölümü çiçekli büyükçe bir naylon torba var! Torbası, özenli giyim kuşamı ve hareketleri ile dalga geçiyor sanki.

- İyi günler Melih Bey, nasılsınız? Sizi yoğun çalışmalarınızdan alıkoymakla ne büyük bir kabalık ettiğimin farkındayım. Ama bu kusurum için beni bağışlayacak yücelikte bir yüreğiniz olduğunu da biliyorum… Sizinle görüşme mutluluğuna erişemeyeceğimi düşünerek çok korktum, neyse ki lütfettiniz, kabul buyurdunuz…

Nilgün’e söylediklerimi duymuş gibi, aynı sözcükleri kullandı! Oldukça abartılı ve neredeyse gizliden bir alayla konuşuyor. Oysa, yüzü, bakışları ve sesi oldukça ciddi, mesafeli ve kibar.

- Rica ederim öyle söylemeyin. Hoş geldiniz, oturmaz mısınız?

- Teşekkür ederim, çok naziksiniz.

Masamın önünde, sağ yanıma doğru sıralanmış sandalyelerden masaya en yakın olanına oturdu, torbayı yere koydu, çantasını dizlerine aldı.

- Şöyle karşıya, şu koltuğa otursanız… Rahat edemezsiniz orada.

-Lütfen… En uygun yer burası, çok teşekkür ederim.

- Ama gerçekten, çok rahat değil o sandalyeler.

- Bu sandalye en uygunu inanın. Açık ve dürüst olmam gerekirse, ki siz sıkça vurgularsınız bu iki ilkeyi yazılarınızda, bu ilk görüşmemizde özellikle buraya oturmalıyım. Biliyorsunuz, siz kesinlikle biliyorsunuzdur hiç kuşkum yok, insanların yüzde doksan altısında beynin sol yarısı baskındır; bu insanlar bedenlerinin sağ yarısını daha iyi kullanır ve sol yanını daha iyi denetler, etkisi altına alır; egemenlik kurar. Kalem sağ elinizdeydi ben odaya girerken, gelmeden de araştırmıştım ayrıca, şimdi gözümle de gördüm; siz de sağ elinizi kullanıyorsunuz… Bu sandalyeye oturunca ben sizin sağ yanınıza düşerim, ama siz benim solumda kalırsınız… Lütfedip izin verirseniz ben burada kalmak isterim…

Son derece sinir bozucu bir başlangıç!.. Derin bir soluk aldım, biraz içimde tuttum, sonra yavaşça verdim. Hal hatır sormaya hiç gerek yok, bir an önce dinleyip yollamalı!

- Sizi dinliyorum.

Gömleğinin cebinden bir kart çıkardı, masaya koydu: Prof. Dr. Ersin Güneş Çağatay. Altında bir üniversite adı ve telefon numaraları var.

- Adım Ersin Güneş. Öğretim üyesiyim. Sizinle tanışmayı çok istemişimdir hep, Tanrı bugünü uygun görmüş… Siz de bu karara katıldınız, incelik gösterip kabul buyurdunuz ya, o bile yeter bana. Güngör Ağabey’in çok selamı var size.

Şeytan aç kapıyı, at şunu dışarı diyor! Ama, adam kibar, açık sözlü ve dürüst! Bir de selam var ortada.

- Kimin dediniz?

- Şu yanaklarında elma bahçeleri dolaşan adam… Gözlerinde afacan çocukların top koşturduğu…

- Bunlar benim dizelerim!..

- Evet, ama en çok da ona yakışıyor. Güngör Ağabey’in, o göbeğini hoplatarak çıkışı yok mu Galata’dan İstiklâl’e…

- Bizim Güngör Ağabey’in selamı!.. Teşekkür ederim.

- Evet ya, bizim Güngör Ağabey.

- Buyurun dinliyorum sizi.

- Ben bir öykü yazdım Melih Bey. Ve de çok beğendim. Dayanamadım, Güngör Ağabey’i aradım; “Bunun mutlaka basılması gerekir abi, dayanamam…” dedim. Normalde ağabey derim ben ona ama, kendi aramızda abi demek daha bir yakın oluyor. O da bana, “Atla gel öyleyse, bir çaresine bakarız.” dedi. Ben de atlayıp geldim, yakaladım odasında, tam da nohut pilav yiyor, üstüne geldim. “Suçüstü! Teslim ol!..” diye bağırdım. “Kapı önünde, camlı bir satış arabası var ya, o çocuktan aldım, evdeki kadar güzel vallahi, aman yengen duymasın ha!” dedi. Melih Bey, buralarda nohut pilavcı salgını var galiba, her yer nohut pilavcı dolu. Siz de sever misiniz?

Donmuş dinliyorum. Bu adam niye geldi benim başıma! Bir an önce gitmeli buradan ve bir daha görüşmemek için her şeyi yapmalıyım! Ama sakin olmalı, kibarca yollamalıyım onu. Güngör Ağabey göndermiş, bir de profesör!.. Profesörlüğün batsın; yazık senin üniversitene de öğrencilerine de! Ama… Ama, belki de yapısı bu. İçinden geldiği gibi, her sözcüğü yaşayarak konuşuyor ve çok içten. Benim için tiyatro eğitimi alıp gelmedi ya buraya… Yine de dayanılır dert değil!

- Bakın Ersin Bey…

- Açıklamama izin verir misiniz?.. Güneş’i kullanırım ben genellikle, ama bu düzeyde görüşmelerde Ersin Güneş daha uygun oluyor. Aslında “Ersin senin kod adın.” der eşim hep, öyle örgüt işi falan değil elbette, arkadaşlar arasında hani. Ama, dilerseniz siz Ersin diyebilirsiniz bana Melih Bey, yani siz nasıl uygun görürseniz…

- Bakın Ersin Güneş Bey!.. Konuya dönerseniz sevinirim! Masamdaki yazının bir an önce bitmesi gerekiyor…

- Melih Bey, siz nasıl dilerseniz… Güngör Ağabey okudu öyküyü. Pilav bitmiş bir yandan da ayranını içiyor. Bitirdi, “Olağanüstü yapıyorlar bunu yahu!” dedi; “Aslında, keşke bir tane daha olsaydı ya, neyse…” Ağzını sildi kağıt peçeteyle. “Sen bunu al Ersinciğim, doğru Melih’e götür, asık suratını boş ver, iyi çocuktur; ‘Güngör Ağabeyim, Melih bunu bu sayıda bassın diyor’ de.” dedi.

Bir an polis çağırmayı düşündüm… Ne diyeceğim polise? “Adam bana bir şey yapmadı, çok da kibar, ama konuşması sinirimi bozdu.” mu diyeceğim? Nilgün’ü çağırsam… İşe yarayacak olsaydı bu adamı içeri almazdı zaten!

- Ersin Güneş Bey! Hiçbir yazar bu dergiye tek bir öykü göndermez, birçok dergi için de böyle bu. Hele biz, yazar adaylarından en az üç öykü isteriz. Bu birçok yönden değerlendirme olanağı verir bize. O nedenle, ben öykünüzü kabul edemem.

Dinlemiyor beni! Torbasıyla meşgul! Torbadan büyük bir kutu çıkarıyor!

- Bu size Melih Bey, kabul buyurursanız sevindirirsiniz beni. Gelirken İzmit’ten geçti yolum, sizin için aldım özellikle.

Pişmaniye! Bir öykü yazarı, öyküsünü getirdiği derginin yayın yönetmenine dev bir pişmaniye kutusuyla geliyor! Elbette bu iki konunun birbiriyle ilgisi yok!Ben bu adamı kesinlikle anlatmalıyım birilerine; bilsinler!..

Bir kutu daha çıkıyor!

- Bu da saray helvası, padişahlara layık. Belirtmeme izin verin lütfen, siz de zaten edebiyat dünyamızın imparatorusunuz…

- Ersin Güneş Bey! Ben bunları kabul edemem! Siz bu kutuları torbaya geri koyun lütfen. Nilgün Hanım size mektup adresimizi versin, bize birkaç öykü daha gönderdiğinizde bir değerlendirme yaparız.

- Kutuları buraya bırakabilir miyim? Bu armağan konusunun kapatılmasına izin verirseniz mutlu edersiniz beni, sözünü etmekten bile utanç duyarım. Hem siz daha öykümü görmediniz, birkaç tane daha istiyorsunuz Melih Beyciğim… Önce bu bir yayımlanadursun…

Bir şey söylemeye çalışmak boşuna. Her tümce başka bir yere götürüyor konuyu. En iyisi, susmak ve beklemek…

Çantasını açtı, büyük bir zarf çıkardı, zarftan da bir kağıt demeti.

- İşte öyküm, nasıl buluyorsunuz…

- Ersin Bey!.. Siz çok üst düzeyde eğitim almış kibar bir beyefendisiniz. Sanırım ki düşünceme katılırsınız; bir yazıyı okumadan değerlendirmek mümkün değil! Ben sizin zamanınızı daha çok almış olmayayım, bırakın öykünüzü, diğerlerini hemen göndermeseniz bile ben bunu bir ara değerlendiririm.

- Melih Bey, ama bakın, yüz gram birinci hamur kağıt, iki aralıklı, satırlar sola dayalı, yazı büyüklüğü on iki birim…

- Bunlar önemli diyorsunuz yani bir öyküyü değerlendirirken!..

- Elbette Melih Beyciğim, aynı öyküyü yüz yirmi gram birinci hamur kağıda basarsanız başka, altmış gram ikinci hamur kağıda basarsanız başka… Ben başka bir dergiye gönderiyor olsam, basarım seksen gram kağıda, geçer gider… Ama, sizin için yüz gram birinci hamur perdahlı kağıt aradım çarşı pazar günlerce, öyle herhangi bir kağıt yakışık almaz sizin yayın yönetmeni olduğunuz bir dergi için diye düşündüm.

- Ersin Beyciğim, siz bırakın öykünüzü, ben ilk fırsatta okuyup arayacağım sizi.

- Ne mutlu bana. Zarfıyla birlikte bırakıyorum masanıza öyleyse, yarın arayabilir miyim sizi?

- Ersin Bey, ben uygun en kısa sürede bir bilgi ulaştıracağım size, ama yarın için söz veremem!

Zarfı masaya koydu, üstüne de ‘yüz gram birinci hamur’ kağıtları yerleştirdi.

- Üzerine bir ağırlık koyalım mı Melih Bey, uçuşmasınlar; hani içinde kar fırtınasından söz eden bir bölüm var da!..

Yüzünde şaka yapıyor olmanın kısa bir gülümsemesi dolaştı. Sinirden dudağımı dişledim.

- Gerek yok.

Kağıtlara uzandım. Üstteki kağıtta öykünün adı yazılı, altındaki satırda ise Nilay Dolunay yazıyor!

- Ersin Bey, bu öykü sizin değil mi?!. Bakın burada başka bir ad var!

- Ooo… Çok affedersiniz… Ben öyküyü Nilay’a vermiştim bir ara, okusun diye, o da bazı değişiklikler yapmış herhalde, o nedenle kendi adını da yazmış sanırım…

- Ersin Bey, ben sizi arayacağım sonra. Geldiğiniz için teşekkürler. Size iyi günler diliyorum. Nilgün!.. Ersin Güneş Bey çıkıyorlar, yardımcı olur musun?

- Melih Bey, beni kabul buyurmanızı, kalbimin en kuytu derinliklerinde saklayacağım yaşamımın sonuna dek, inanın… Hoşça kalın.

Toplandı ve gitti... Karabasan bitti diye düşünmeye ve mutlu olmaya çalıştım. Yazmayı sürdürmem mümkün değil artık… Burada kaldıkça bu adam gelecek aklıma ikide bir. Toparlandım.

- Nilgün, ben çıkıyorum. Böyle tipleri sokma benim odama! Bu adamı da ne görüştür bir daha benimle ne de telefonunu bağla!

- Ama Melih Bey, ben nasıl bilebilirim…

- Haydi, iyi akşamlar!

***

Keyfimi yerine getiren bir akşam yemeği ve masa başı sohbeti. Dosyamı alıp çalışma odasına geçtim.

- Sevgilim, biraz çalışmam gerekiyor, kahvemi burada içebilir miyim?

- Elbette canım, birazdan yaparım. Gazeteleri unutmadın değil mi?

- Çantamın ön gözüne koydum sanıyorum.

Çalışma masama kuruldum. Yazımdaki son düzeltmeleri yapıyorum artık. Eşim heyecanla odaya girdi:

- Aşkım, olağanüstü bir şey bu!..

- Nedir olağanüstü olan?

- Bu öykü! Ben de okuyayım diye getirdin, değil mi? Ay canıııımm, çok tatlısın, sağ ol.

Koltuğumun arkasına geçti, kollarını boynuma doladı, yanağını başıma dayadı; ellerinde yüz gram birinci hamur kağıtlar!..

- Kapak sayfası bir yerlerde kalmış sanırım, o nedenle ne adını biliyorum ne yazarını, ama benzersiz bir şey! İnan ki, bitti ve donup kaldım, üç dakika kımıldayamadım yerimden… Çoktandır böyle bir şey okumamıştım. Korkunç güzel, bunu hemen ilk sayıda basmalısınız! Mutlaka sen de çok beğenmişsindir, değilse getirmezdin okumam için. Gerçekten sen nasıl buldun, yayın yönetmeni olarak…

Yutkundum. Öyküyü okumadım diyemedim, odamdan bir sinirle çıktım, gazetelerin arasına fark etmeden sokuşturmuşum diyemedim.

- Ama, sen yazarını tanısaydın o öykünün, bu düşüncede olmayabilirdin, dedim yalnızca.

- Sayın yayın yönetmenim, size gelen öyküleri ne zamandır yazarına göre değerlendiriyor yayın kurulunuz? dedi alaycı bir gülümsemeyle. Değerlendirmeye bir katkısı olacaksa, kahvenizi şimdi alır mıydınız?

Gülümsedim. Kahve pişerken aceleyle okudum öyküyü. Tek sözcükle itiraf etmek gerekirse; çarpıldım! Neye uğradığımı anlayamadım. Soluk kesen bir akış, olağanüstü bir son; kalakaldım…

Karım, o şaşmaz sağduyusuyla yine yol göstermişti bana; asıl olan bize sunulan yapıtlardı ve perde gerisini görmemiz yargımızı etkilememeliydi hiçbir zaman… Rahatladım. Yeni bir soluk geliyordu öykü dünyamıza. Önemli olan öykülerdi, aradan uzun yıllar geçince, öyküleri olacaktı o yazarın kişiliği; gerçek kişiliğini ise kimse merak bile etmeyecekti belki de…

***

- Nilgün, günaydın! Sabah kahvemi geciktirmezsin sanırım, teşekkürler…

Odama ilerledim, pardösümü çıkardım, geçip koltuğuma oturdum. Gazetelere göz attım şöyle bir. Kahvemi birkaç köşe yazısıyla içtim. Gazeteleri toplarken dünkü öykünün zarfı da karıştı onlara, kenara koymak için elime aldım. Bir ağırlık var içinde; ağzı açık bir mektup zarfı. Zarfı açtım, epeyce bir miktar para ve bir mektup çıktı içinden:

“Değerli Melih Beyciğim,

Bu size layık olmayan miktardaki parayı öykümle birlikte kabul buyurmanız beni fazlasıyla mutlu edecektir.

Derin sevgi ve saygılarımla…

Ersin Güneş”

Dondum kaldım… Bu kadarı da küstahlık artık, ahlaksızlık! Tamam, öykü ayrı, öykücü ayrı ama, adam öyküsü basılsın diye, yaptığı onca soytarılığın yanında bir de açıktan para bırakıp gidiyor! Bu adamın içyüzünü bilmeli Güngör Ağabey!..

- Nilgün, Güngör Ağabey’i bağlar mısın hemen. Sonra, büyük bir fincan kahve daha lütfen.

Sinirden duramıyorum yerimde, oturuyorum olmuyor, dolaşıyorum olmuyor… Bu ne utanmazlık! Al o profesörlüğünü başına çal terbiyesiz adam! Aslında adıyla sanıyla yazmalı bunu dergide, çıkamasın bir daha insan içine!..

Telefon çaldı:

- Aktarıyorum Melih Bey. Güngör Bey hatta.

- Teşekkür ederim, dedim sinirle.

Bekledim, hat açıldı. Güngör Ağabey yine bir şeyler anlatıyor birilerine, çevresindeki kahkaha dalgaları bana kadar ulaşıyor. Telefona seslendi:

- Melihçiğim, iki gözüm, görüşemedik yahu seninle. Bir an önce bir araya gelmemiz lazım biliyorum, toplanmamız lazım, nasıl çatıyı kurdun mu?

- Ağabey, yazı ve öykülerin hemen hepsi hazır, toplanırız çocuklarla, yeter ki senin zamanın uygun olsun, meşgul adamsın, bir yarım saat yakalayabilsek seni, göndeririz sayıyı baskıya, gider…

- Vallahi Melih, gün yetmiyor artık. Aslında ben arayacaktım seni, zaman olmadı bir türlü. Ersin uğradı mı dün sana?

- Ağabey, ben onun için aradım asıl, nereden bulursun sen bunları, çok ilginç bir…

- Melihçiğim, Ersin çok hoş bir adamdır, mutlaka sevmişsindir. Mesleğinde çok iyidir, ne yaparsa çok iyi yapar, ama çok hınzır, çok matrak adamdır… Bir süredir Nilay Dolunay adıyla yazıyor sağda solda, yirmiyi aşkın yıldır dostluğumuz var, “Al gel oğlum bir ara öykülerini, artık senin adınla basılsınlar.” dedim. Bir yığın öyküyle geldi, birkaçını okudum, o sana gönderdiğim öyküde neye uğradığımı bilemedim; tutuldum çünkü! Ersin’le birlikte gelemedim, telefona bile zamanım olmadı.

- Ama, Ağabey…

- Kesme yahu!.. Şimdi bir dostu ziyarete gidiyoruz hastaneye. Çocukları kapıda ağaç etmeyelim. Gör bak, o öykü kavuracak okuyucuyu.

- Ağabey, mutlaka konuşmamız…

- Dinlesene oğlum! Ne sabırsız adamsın sen! Sesin biraz sıkıntılı, Ersin inşallah bir numara çekmedi sana; çok da şakacıdır kerata. Ne diyordum, haa, dün sabah bir ahbap uğradı İzmit’ten, bir şeyler getirmiş, pişmaniye filan, ben bu şeker hastalığıyla yiyemem onları, Ersin’in eline tutuşturdum, getiriversin diye sana.

- Ağabey, bu adam bir zarf dolusu…

- Melihçiğim, bugün dinle yalnızca! Ne istersen anlat yarın, sabahleyin sendeyim, söz. Adama söyleyeceğini unutturuyorsun yahu!.. Geçen hafta senden aldığım para var ya, onu da Ersin’le gönderiverdim sana. Çok işe yaradı, sağ ol. Haydi öptüm yanaklarını.

Hat kapandı.

- Bir kahve daha lütfen, diyebildim Nilgün’e.

***

Ersin Güneş Çağatay’ın öyküsünü bu sayının ‘Yeni Öykücüler’ bölümünde bulacaksınız.

Gelecek sayıda buluşmak dileğiyle…

Melih Sim

Öykü Yayın Yönetmeni

-*-

KISACA PIRPIR

Emin Sami Arısoy

Öyküler

Sevgili Öykü Okuru

Emin Sami Arısoy. Kısaca Pırpır. İstanbul: İleri Yayınları,

ISBN: 978-9944-109-60-4, Ocak 2009:166-178.

-*-