Çünkü Biz Şayak Kalpaklı Sarışın Bir Kurdun Çocuklarıyız - VI- Türk "Coğrafya"ları - 1 - Şanlı Gaziantep'ten Boynu Bükük Halep'e - Emin Sami Arısoy .

Emin Sami Arısoy (Çünkü Biz Şayak Kalpaklı Sarışın Bir Kurdun Çocuklarıyız)

27 Views

0

(0) Reviews

        

Çünkü Biz

Şayak Kalpaklı

Sarışın Bir Kurdun

Çocuklarıyız

Emin Sami Arısoy

İstanbul: İleri Yayınları, 2009: 1-208

***

VI

Türk “Coğrafya”ları

1

Şanlı Gaziantep’ten Boynu Bükük Halep’e…

Karayılan der ki harbe oturak

Kilis yollarından kelle getirek

Nerde düşman varsa orda bitirek

Vurun Antepliler namus günüdür

“Gönlümün üstüne gelmişsiniz, hoş gelmişsiniz, sefa getirmişsiniz…” diyor ‘yerel’ kılavuzumuz Halit. Kara kuru, güleç, kalınca sesli, bıyıklı… Otuzlarını süren bir Türkmen. Birden otobüs dolusu görünce bizi, gözleri gülüyor, içi ısınıyor, sesi çiçekleniyor. Günün ilerleyen saatlerinde açılıp, “Siz de Türkseniz, ben de Türkem… Türkmense işte öylesine… Yani Türkmen ne ola ki? Yani Azerî ne ola ki, o da Türk değil mi?!. Yani bize ayrı ayrı ad vereler, bizi bizden ayıralar öyle mi? Yani hiç et tırnaktan ayrılır, hiç kardaş kardaştan ayrılır?!. Sonuçta ayrımız yoktur…” da diyecek…

-*-

Gaziantep’te iki yoğun toplantı günü. Türkiye’nin birçok üniversitesinden alanının uzmanı çok sayıda öğretim üyesi, bildiklerini katılımcılarla paylaşıyor sabahtan akşama. Sonra gün ilerliyor, akşama dönüyor, son oturumların son tartışmaları yapılıyor ve konuklarına kucak açıyor Gaziantep.

Gaziantep, ışıltılı caddeleri, eteklerinde filizlenmiş kent irisi semtleri, neredeyse omurgası boyunca uzanan parklarıyla, bölgesinin çekim merkezi demek, hızı kendini aşmış, yerinde duramayan, sürekli devinen, doludizgin bir yarış atı demek… Kebap demek, fıstık demek, baklava demek, Zeugma demek… Ve her şeyin ötesinde; bir savunma destanı demek…

‘Ev sahibi’ arkadaşımız Yavuz, “Gaziantep, aylar süren destansı bir savunmayla hak etmiş ‘Gazi’lik sanını.” diyor; “Adlarına türküler yakılması boşuna değil Şahin Beylerin, Karayılanların…”

Gerçekten de ‘Antep’ bu sıralar daha bir ‘Gaziantep’… Katıldığımız her söyleşide, mutlaka bir Karayılan, bir Fransız gâvuru, bir Şahin Bey konusu açılıyor ve söz dönüp dolaşıp ‘Kahraman Gaziantep’in ‘yüce hemşeri’sine geliyor mutlaka. Gaziantepliler, Gazi Mustafa Kemal’in Gaziantep nüfusuna kayıtlı olmasından büyük onur duyuyor…

Son yıllarda gündem Zeugma olmuş Gaziantep’te. Tarihsel mirası korumak, tarihe sahip çıkmak kaygısı sarmış insanları burada da. “Ama…” diyor Baklavacı Mustafa, “Ama Ağabey, ne zamanki Amerikan gâvuru, insan hakkı deyip Irak’a daldı, insanları camilere doldurup öldürdü, ne zamanki benim askerimin başına çuval geçirdi ve bizimkiler de durup sanki o başına çuval geçirilen askerler başka ulusun askerleriymiş gibi öylece seyrettiler, bir baktım, ben Gaziantep’imize ayağı düşenlere artık Belkıs’ı değil de Karayılan’ı anlatır olmuşum…”

Mustafa ilkokul ikiden terk, kendi deyişiyle “ta o yaşta” dayısının yanında dalmış baklava dünyasına. “İyi bildiğim tek şey baklavadır.” diyor; “Ama, baklava da her şeyin başıdır ha! Her bir şeye iyi örnektir ha! Niye dersen, istersen bak; bizim bu memleket baklava tepsisi gibi vallahi. Bunlar önce dilimlere bölüyor, sonra dilim dilim yutmak istiyor. Ama bilmiyor mu bunlar, hani Antep baklavası bile olsa, öyle yutarsan, yutarsan dilimleri, bakarsın, ya boğazına oturmuş ya midene. Bunlar bilmiyor mu, dedeleri de bunu daha önce denedi buralarda, olmadı. Biliyor, ama şimdi bir de bunlar deniyor… Kıbrıs diyor deniyor, Diyarbakır diyor deniyor, bir daha yargıla diyor deniyor… Mazlum atın çiftesi pek olur Ağabey, biz bunların midesine oturmakla kalmaz, deleriz!..”

“‘Bunlar’ kim Mustafa Bey?”

“Ağabeyler, bırakın şimdi beyi meyi! ‘Bunlar’ın kim olduğunu sormaya ne gerek? Bunlar insanlık düşmanı kuduz köpekler!.. Af buyurun, ağzımı tutamadım. Bunlar ‘İnsan haklarını korumaya geldik’ diyerek Irak’a saldıran Haçlı sürüleri!.. İnsan hakkı he mi!.. Filistin’de kırılmadık adam bırakmadınız!.. Rus ayısı, Çeçenistan’da koca bir milleti ortadan kaldırmaya çalışıyor sesiniz çıkmıyor!.. Irak’ta attığınız füzelerden canını kurtarabilmiş bebeler ilaçsızlıktan ölüyor!.. İnsan hakkı he mi!..”

Gaziantep’in ana caddelerinde, neredeyse, her dört işyerinden biri Antep baklavası, biri Antep fıstığı, biri Antep kebabı, biri de Antep fıstığı ve Antep baklavası sunuyor müşterilerine! Arada bir, bir işyeri de, her nasılsa, başka bir işkolunda açılmış…

Bu konuşmalar, Antep baklavası alabileceğiniz ya da yiyebileceğiniz işyerlerinden birinde geçiyor. Sekiz-on kişilik bir topluluk olarak, biraz fıstık almak amacıyla, şöylesine, ayaküstü bir alışveriş için daldık bu işyerine. Önce birer dilim baklava tattık, sonra Mustafa ile tanıştık ve artık yarım saate yakındır buradayız!

Mustafa anlattıkça sinirleniyor, sinirlendikçe sesi yükseliyor, sinirlendikçe bir tabak baklava daha sürüyor önümüze!.. “Yusuf! Bu başını şişirdiğim ağabeylerin çayını tazele hemen! Ağabeyler… Ablalar, siz kusuruma bakmayın, benim ağzım böyle alışmış böyle gider… Siz kalem yutmuş kimselersiniz… Biz sizi bulmuşken, elbette içimizi okuyacağız size, eh siz de hoş göreceksiniz…”

“Mustafa, bak, daha baklava yersek Gaziantep’te kebap yemek hayal olacak…”

“Ağabey, sen de haklısın, ama ben de sizi bulmuşken elimdekini ikram etmeliyim; elimden gelen budur… Daha olmadı, şeref verirseniz, gideriz bizim bağ evine. Saat azıcık ilerleyince, orada da Antep kebabımızı ikram ederiz size… Daha olmadı, yatıya kalırsınız… Gün yaza dönüyor artık, dağlar misafir alır… Zaten, ha bir de bak bunu söyleyeyim diyeceklerim tamamdır.”

Sonra, Mustafa yüreklerimizi okuyor sanki ve içimizdeki çığlığı yine yüreklerimize saplıyor: “Ha bu Anzak torunları, ha bu Çanakkale’ye ne diye gelir ikide bir!.. Biz ne için seviniriz onlarla her yıl sazlı sözlü?!. Bunların dedeleri, vatanımızı elimizden almak için, hem de para karşılığı, dedelerimizi öldürdükleri için mi her yıl bunlarla kol kola halay çekeriz Çanakkale’de?!. Dedem, ‘Bu gâvur domuzlarını bir küreledik ki buralardan, artlarından itler yetişemez…’ derdi. Ne yani, şimdi Gaziantep’in Kurtuluşu’nda, bunların torunları gelecek de her yıl, biz onlarla Şahin Bey’in mezarının başında kol kola halaylar mı çevireceğiz!.. Kebaplar yiyip baklavalar mı açacağız!..”

Dayanılmaz bir sessizlik yakıyor içimizi… “O zaman adamlar Kıbrıs’ı da isteyecek, Diyarbakır’ı da… Zaten istemelerine de gerek kalmayacak biraz sonra. Allah’ımın İsraillisi bile satın alınmadık toprak bırakmadı buralarda!.. Yahu Hocalarım, siz buraya fıstık almaya girdiniz, ben size neler ettim!.. Size işkence yaptım vallahi ha! Benim size yaptığımı Fransız yapmamıştır buralarda ha! Ama, okumuş adamsınız, kusura kalmazsınız… Nasıl içim soğudu biraz da olsa... Sağ olun, dinlediniz ya beni. Şimdi sizde kebap için yer kalmadı!.. Azıcık dolaşıp gelin, azıcık zaman geçsin, doğru bizim bağ evine.”

Mustafa, yüreğinden üsteliyor akşam yemeğinde konuğu olmamız için, hem de bütün arkadaşlarımızı da toplayarak! Akşam topluca başka bir yerde olmamız gerektiğini güçlükle anlatabiliyoruz onu. Ama, herhangi bir ücret ödemeyi başaramıyoruz… Sanki, yıllarımız birlikte geçmişçesine, sesi titreyerek yolcu ediyor bizi… İçimizde, yüreğinde akan nehrin çağıltılarının yankılandığını, nabzımızın ortak attığını bilen, ışıltılı, buğulu gözleriyle el sallıyor arkamızdan…

-*-

Halep’in köprüsü dardır geçilmez

Bir ertesi sabah, günübirlik bir gezi için Halep yolundayız erkenden. Bir otobüs dolusu, güneye doğru ilerliyoruz, Gaziantep’in apartmanları, caddeleri, sokakları giderek seyreliyor ve yerini bağ evlerine bırakıyor.

“Bağ evi buraların eski geleneği.” diyor Yavuz; “Durumu uygun olan hemen herkesin bir bağ evi vardır Gaziantep’te. Yazın buraya göçülür. Babalar işine bağ evinden gider gelir. Sürekli oturanlar da var arada, ama bağ evi demek yaz demektir daha çok.”

Yol boyu, geniş bahçeler içinde, ağaçlar, daha çok fıstık ağaçları arasında, iki katlı, üç katlı, birbirinden görkemli evler… Aralarında alabildiğine yeşillenmiş kırlar… Papatya tarlaları, gelincikler… Sınıra doğru akıp gidiyoruz. Fıstık ağaçları bırakmıyor peşimizi, sınıra kadar da bırakmayacaklar, sınırdan sonra da…

Sınırda bizi baba-oğul Esadlar karşılıyor. Sonrasında, Suriye’deki bu kısacık gezimizde yine her yerde bizimle olacaklar; heykel, büst, fotoğraf ve çizim resimleriyle, taşıtların ön camlarını kaplayarak, bina yüzlerinde, alanlarda, caddelerde, sokaklarda, işyerlerinde; her yerde.

Türkiye’den çıkıyoruz ve zaman duruyor… İki ülkenin topraklarını ayıran ara bölgedeyiz.Saatin kolları çok nazlı yürüyor sanki… İşlemler ilerlemek bilmiyor, zaman ilerlemek bilmiyor… İlerimizde bir İran otobüsü… Sarıklı, cübbeli, çarşaflı bir topluluk, hemen otobüsün yanı başında yere serdikleri yaygıların çevresinde kahvaltı yapıyor; zamanın yürümeyeceğinden o denli emin.

Bekliyoruz. Tur kılavuzumuz pasaportlarımızı topladı ve ilerideki yapıya girdi çok zaman önce. Geçiş noktasında iki Suriyeli görevli, sandalyelerine kaykılmış, koyu bir söyleşide. Ne için beklediğimizi bile bilmeden bekliyoruz. Hani bir an için, ‘Zaman gerçekten var mı acaba?’ diye düşünmek bile olası… Sürücümüz, “Bir şey diyecek olsan, yüz geri dönersin, başka yolu yok, bekleyeceğiz.” diyor. İkinci saatin sonunda, ne olduğunu anlamıyoruz ama, işlemler tamamlanıyor ve bir başka ülkedeyiz.

Artık, şimdilerde ayrı düştüğümüz, atalarımızın bir zamanlar uğruna can verdiği topraklardayız… Yemyeşil kırlar, fıstık ağaçları, alabildiğine uzanan düzlükler aynı sıcaklıkla kucaklıyor bizi… Yollar, taşıtlar, giyim kuşam biçimi, bizi ülkemizin kırsal kesiminin bir kuşak öncesi yıllarına taşısa da, her şey, herkes, alabildiğine tanıdık, alabildiğine bizden…

Sınırı geçer geçmez ilk akaryakıt istasyonuna dalıyoruz. Depomuz neredeyse boş. Hemen dolduruyoruz. Burada akaryakıt ülkemizdeki fiyatının onda birinden daha ucuz! O nedenle, dönüşte, akşamın geç saatlerinde, yine sınıra yakın bir başka akaryakıt istasyonuna dalacağız ve otobüsümüzün altındaki yedek depolarımızı yüzlerce litre akaryakıtla doldurarak döneceğiz topraklarımıza!..

Otobüsümüzün deposu alabileceğine doldurulurken, gülümseyen yeni bir yüz, sıcak bir yürek, burada kavrıyor bizi, ilk kez. Halit burada katılıyor aramıza. Sonrasında da kanımıza yerleşecek giderek… “Şimdi, siz geldiniz ya, ben ne sevinsem azdır, siz söyleyin ben size ne yapam? Halep’te ne isterseniz deyin bana yeter.” diyor.

Halep’e doğru yol alıyoruz. Bir geliş bir gidişe uygun, ama kenarındaki yazılarda ‘otoyol’ anlamına gelen sözcükler yazılı yolumuz, ardı arkasına küçük yerleşim birimlerinden geçiyor. Köy dükkânlarının camlarındaki Türkçe yazıları okşayarak Halep’e doğru yol alıyoruz.

“İstanbul yıkıla Halep onu kaldırır ayağa, Halep yıkıla İstanbul kaldıramaz… Eskiden böyle derlermiş bizim burada. Ama şimdi pek öyle değil diyorlar, Valla ben İstanbul’u görmemişim, siz bilirsiniz.” diyor Halit: “Eskiden Antep, Gaziantep olmadan önce yani, Halep’e bağlıymış, yani o zaman da muhteşem şehirmiş, ben derim ki şimdi de öyle, ama görüp siz deyin, sizin dediğiniz doğrudur… Şimdi Şam başşehir, ama Halep en büyük şehir, siz görüp siz söyleyeceksiniz… Halep’te her çeşit insan var, çok da Türkmen var. Başınız sıkışa; konuşun. Mutlaka biri anlar sizi. Herkes herkesi sıcak tutar, kimse kimseyi yabancı tutmaz. Burada Arap da var Türkmen de, Ermeni de var, Şii de var, Sünni de. Kimse kimseye şusun busun demezdi bugüne kadar. Şimdi nasıl sizde sen şusun sen busun diyorlar, bizde de biraz biraz başladılar…”

Yemyeşil düzlükler göz alabildiğine sürüyor ve uzaklarda Halep beliriyor. Birbirinden görkemli bağ evleri giderek sıklaşıyor. İnsanı hayrete düşürecek kadar benzeşik yapılardan oluşan, toprak rengiyle yeşil arası bir deniz halinde önümüzde dalgalanıyor Halep, birden bizi fark ediyor ve kollarını açıp bize doğru yaklaşıyor…

‘Halep taşı’ ile kaplı, dört-beş katlı, sekiz-on katlı, alabildiğine geniş balkonlu, birbirinden görkemli, birbirine çok benzeyen aynı renk yapılar… Eski bir dostun damarlarında dolaşıyoruz… Her şey bizden, her şey tanıdık… Osmanlı camileri, Osmanlı karakolları, Osmanlı yapıları…

Halep büyük bir çarşı şehir. Canlı, ışıltılı, yer yer suskun, yer yer gürültücü, ama hep devinimli, hep kalabalık. Halep, Halit’in söylediğine göre, dört milyon nüfuslu ve içinde yirmi binden çok taksi dolaşıyor! Caddelerde sarı nehirler akıyor ve Halep’te bir uçtan bir uca taksi yolculuğunuzun ücreti, Türkiye’deki bir simit parası kadar tutuyor en çok!..

Halep Müzesi, ‘ulusal müze’. Sizi uygarlığın yeşerdiği bu toprakların geçmişine götürüyor önce, sonra sikkelerinden mancınıklarına Osmanlı döneminin mirasına, sonra da Suriye’nin çağdaş sanat örneklerinin sergilendiği üst kat salonlarına. Buradaki ‘nü’ resim ve heykellerin, ülkenizin iktidarına çöreklenmiş şu çağdışı anlayış döneminde, kendi ulusal müzelerinizde sergilenmesinin nasıl da sorun olacağını düşünüyorsunuz, içiniz ezilerek…

Halit bizi yolda güldürmüştü: “Halep Kalesi, dünyada ya birinci ya ikinci büyük kaleymiş, öyle diyorlar; ben size ikinci diyem, fazla yalan olmasın…” Ama, Halep Kalesi, gerçekten öylesine görkemli, öylesine büyük. Tam bir kale-şehir; içinde daha düne kadar büyük kalabalıklar yaşamış gibi bir havası var. Yüksek yerleşimi ve caydırıcı surlarıyla, dört bir yanında uzanan Halep’e ve ufuklarına kadar uzanan uzak düzlüklere meydan okuyor. Kalenin burçlarından aşağılarda, görkemli yapılar, minareler, kalabalık yollar, sarı renkte akan yollar uzanıp gidiyor…

Ali, “Konuşmalarınızı duydum, dayanamadım geldim yanınıza.” diyor. Annesi Türk, babası Arap. “İki dedemin de adı aynıymış, adımı koymak zor olmamış. Ben Gaziantep ağzını annemden öğrendim, televizyonlardan da İstanbul ağzını. Şimdi size hangisiyle konuşam?” “İstediğin gibi konuş Ali.” diyoruz.

Ali, Halep Üniversitesi’nde hukuk fakültesi öğrencisi. “Ben, Türkiye’yi görmedim daha, ama burnumda tütüyor.” diyor. Gülümsüyoruz. “Yani görmesem de tütüyor işte. Şimdi siz Halep’e dalınca anlayacaksınız… Demeseniz de bilecek herkes Türkiye’den geldiğinizi, konuşmanız yetecek onlara, bana olduğu gibi. Sesiniz, merhabanız insanları yufkalaştıracak, yumuşacık edecek yani. Memleketten bir akraba gelmiş gibi hani… Yani siz bayağı zamandır gidememişsiniz memleketinize de, oradan birileri çıkıp gelmiş sizi görmeye gibi… Gelin ben de sizi bize götürem, annem bayram yapsın. Merak etmeyin, evimiz geniştir, durumumuz iyidir, hepinizi konuk etsek kaldırır. Hem siz dinlenirsiniz hem annem sevinir… Sevinir yani, toprağından birileri gelmiş onun evine, onu görmeye, onun için…”

Ali üsteliyor, ama sonra bize hak veriyor. Birer birer kucaklıyor bizi ayrılırken… Onu kaleye gezdirmeye çıkardığı arkadaşlarıyla bırakıyoruz ardımızda. Kaleden iniyor, Halep’e dalıyoruz.

Konuşarak ilerledikçe, mağazalar, dükkanlar, sokaklar boynunuza sarılıyor. Her köşede bir Türkçe seslenişle, bir merhabayla, Türkçe bir yazıyla, sizinle konuşmak isteyen birisiyle, bir ikramla karşılaşıyoruz. Kapalıçarşı… Halep’in ana atardamarı… Her çeşit işkolundan yüzlerce dükkânıyla bin bir gece masallarının tütsülediği bir ışık ve ses seli siniyor üstünüze, sonra damarlarınıza süzülüyor.

Kapalıçarşının daracık yollarıyla bütünleşmiş dükkânlarından taşıp ayaklarınıza dolanan bir doğu masalı Halep… Nabzınızda raks eden bir doğu dilberi; alımlı, gizemli, yandım alamadım, aklım kaldı… Bir ses panayırı, bir renk cümbüşü, bir coşku şöleni… Her adımınızda biraz daha oturuyor yüreğinize.

Günün ikindiye döndüğü saatler.Kaldırım kahvehanelerinin sokaklara taşmış dinginliği. Kentin yorulmaya başlayan soluğuna, bu kez, kravatlı, bastonlu, takım elbiseli, güngörmüş, çelebi beyefendiler tutunuyor. Soylu, ancak dikkat edilirse fark edilir bir gülümsemeyle şapkalarını hafifçe çıkararak selamlıyorlar sizi. Yapıların gölgeleri uzuyor giderek. Sarı nehirlerin çılgınlığında bir azalma yok. Kasetçi dükkânlarından, Türkiye’nin arabesk müzik sanatçılarının sesleri taşıyor sokaklara, vitrinlerse onların resimlerini konuk ediyor zaten…

Gün akşama dönüyor. Sokağına taşmış bir kahvehanenin kaldırıma sıralanmış masalarından birinde orta şekerli kahvelerimizi yudumluyoruz. İki masa ötemizde, iyi giyimli, yaşlı üç Halep beyefendisi, masanın üstünde birbirlerine eğilmiş tartışıyor, arada bir geri çekilip kahvelerinden birer yudum alıyor, sonra kaldıkları yere dönüyorlar yine. Konuşmaları masamıza uçuşuyor, ama her birinin sıkça kullandığı Bekaa sözcüğü dışında bir şey anlayamıyoruz. Üçü de oldukça sinirli, biri çok üzüntülü, ikide bir bastonunu sallıyor, dokunsak ağlayacak. Bu masada, Suriye’nin, Ortadoğu’nun anahtarı Bekaa’dan, sonunda ABD’nin tehditlerine boyun eğerek, bugünlerde nasıl da çekiliverdiğinin acısının dile getirildiğini anlamamak olanaksız…

Kahvehane görevlisi, “Beyler, başka bir şey ister mi?” diye soruyor tam bu sırada. Pürüzsüz bir Türkçe. Bir zamanlar buralarda cetvelle çizilmiş yapay sınırların, insan coğrafyasında neden bir anlam taşımadığını, emperyalist devletlerin bugün bile anlayamıyor oluşu artık şaşırtmıyor sizi. Ama siz, Osmanlı’nın bu topraklardan neden yüreği yaralı çekildiğini giderek daha bir anlıyorsunuz…

Halep görmüş geçirmiş ve suskunca tanıklık ediyor yaşadığınız her ana, her duyguya.Ve içinize, aslında onun bir parçası olduğunuz duygusunu saplayıveriyor, size hiç fark ettirmeden…

-*-

Gün iniyor… Ayrılık zamanı…

Yola çıkıyoruz…

Ardımızda Halep… Onu orada, yarı yolda, artık çok uzaklarda, yaralı, çaresiz, boynu bükük, öylesine bırakıverdiğimizi yüzümüze hiç vurmak istemezcesine, günbatımı kızıllığıyla kavruluyor… akşam üstünün yarı karanlığına sığınıyor…

Otobüsümüz bu kez kuzeye doğru, Şanlı Gaziantep’e doğru akıyor. Boynu bükük Halep’in dış mahalleleri, sokakları, evleri, yerini önce bağ evlerine, sonra bahçelere, sonra tarlalara, sonra yüreklerimizin ıssız sessizliğine bırakıyor bir bir… Bir yerler kanıyor içimizde, boğazlarımız düğümleniyor. Kirpiklerimiz nisan yağmurlarıyla yıkanıyor…

***

20 Haziran 2005, TÜRKSOLU 84. Sayı

-*-

Şanlı Gaziantep’ten Boynu Bükük Halep’e…

(2009: s. 189-199)

-*-

Çünkü Biz

Şayak Kalpaklı

Sarışın Bir Kurdun

Çocuklarıyız

Emin Sami Arısoy

TÜRKSOLU ve İLERİ yazıları

ISBN: 978-9944-109-64-2

İLERİ YAYINLARI

No: 171, Nisan 2009: s.1-208

-*-