Çünkü Biz Şayak Kalpaklı Sarışın Bir Kurdun Çocuklarıyız - V- “Türk Demek Türkçe Demektir” - 5 - “Vatandaş, Türkçe Konuş!..” - Emin Sami Arısoy .

Emin Sami Arısoy (Çünkü Biz Şayak Kalpaklı Sarışın Bir Kurdun Çocuklarıyız)

12 Views

0

(0) Reviews

        

Çünkü Biz

Şayak Kalpaklı

Sarışın Bir Kurdun

Çocuklarıyız

Emin Sami Arısoy

İstanbul: İleri Yayınları, 2009: 1-208

***

V

“Türk Demek Türkçe Demektir”

5

“Vatandaş, Türkçe Konuş!..”

“Ülkesini, yüksek istiklâlini korumasını bilen Türk Ulusu, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.”

Mustafa Kemal Atatürk 2 Eylül 1930

“Devrimi başlayan tamamlayacaktır!..”

Ama “Büyük Asil Türk Milleti”nin Ulu Önder’i başlattığı devrimi tamamlayamadı. Türk Ulusu Ata’sını erken yitirdi… O’nun sağlığında hızla yol alan Kemalist Devrim, O’nun yitirilmesinden sonra yarıda kaldı. Mustafa Kemal Atatürk’ün yaşamı boyunca ayaklarına dolanan “arkadaşları” (“Arkadaş var, akrepten beter…” Türk atasözü), -O’nun, Türk Ulusu’nun, Türklerin yüreğine uğurlandığı andan başlayarak- Türkiye Cumhuriyeti’nde giderek söz sahibi oldu ve iktidar uğruna Kemalist Devrim’e yüz çevirdi.

Daha sonra gelenlerse, ikili anlaşmalar, Marshall yardımı, barış gönüllüleri, Avrupa Ekonomik Topluluğu, NATO, dış borçlanma, IMF, gümrük birliği gibi düzenlerle, Türkiye Cumhuriyeti’ni “Vahşi Batı”ya, ABD’ye, emperyalizme doğrudan sattı. “Türkiye’yi küçük Amerika yapacağını” söyleyen DP iktidarı ve artçıları, bu sözü “fazlasıyla” tuttu; Türkiye, yörüngesini NATO ve IMF’nin belirlediği “küçük bir ABD uydusu” oldu.

Oysa, Atatürk’ün Türkiye Cumhuriyeti, emperyalizme karşı; tarihleri insanlığın yüzkarası olan sömürgen Batı ülkeleri, onların -komprador- işbirlikçileri, din pazarlamacısı Şeriatçılar ve birçok kez ırkçı, Şeriatçı başkaldırıya yeltenen Kürt-İslamcılarla savaşılarak kurulmuştu…

Karşıdevrimin Koltuk Değneği: Sözde Atatürkçülük

Mustafa Kemal Atatürk’ün yitirilmesinin hemen ertesinde yola çıkan karşıdevrimin “haricî ve dahilî bedhahlar”ı, ülkemize Batıcı ve gerici bir düzen giydirirken, Türk Ulusu’nun çare sandığı güçler, Kemalist Devrim’i korumak, kollamak yerine, Atatürk düşüncesini çarpıtarak, içini boşaltarak, kalkan edinerek iktidar için çabalamayı yeğledi.

Atatürk’ün partisi Cumhuriyet Halk Fırkası’nı izleyen, toplumda onun artçıları olarak benimsenen CHP, HP, SODEP, SHP, DSP gibi partiler ve “esas oğlan”larının, Köy Enstitüleri’nin kapatılması, Hasan Âli Yücel ve İsmail Hakkı Tonguç’un yaşarken “yok edilmesi”, ezanın yeniden Arapça okunmasına dönülmesi, NATO’ya yamanılması, 27 Mayıs Devrimi’nin “demokrasi” adına “eritilmesi”, Harbiyeli ayaklanmalarının “söndürülmesi”, Şeriatçı eksenin anaç partisi MSP ile koalisyon kurularak din satıcılarının ilk kez iktidara -ve devlet kadrolarına- taşınması, imamlara hatiplere üniversitelerin bütün bölümlerine girebilme yolunun açılması, Türkiye’nin devlet egemenliğini dışlayan uluslararası anlaşmaların Avrupa Birliği uğruna imzalanması, pişmanlık yasası kılıfı altında PKK’ya af çıkarılması, devlet bankalarının çökertilmesi, AKP’nin “Ananı al da git!..”çi başının Siirt’ten milletvekili seçilmesine yataklık edilmesi, Cumhurbaşkanlığı seçiminde oylamaya katılarak ve seçilmeyeceğini bile bile aday göstererek Şeriat ve bohçabaşın Çankaya’ya çıkmasının meşrulaştırılması, iktidardaki adi hırsızların yalnızca adi hırsızlıklarının topluma anlatılması bile birçok durumu değiştirebilecekken susulması benzeri birçok süreçteki “gaflet ve dalâlet”i nasıl göz ardı edilebilir?!.

Karşıdevrim, yabancı güçler, yerli işbirlikçileri, Şeriatçılar ve bölücülerin elbirliğiyle yol alırken, Kemalist Devrim’in Altı Ok’unu yalnızca parti bayrağı olarak benimseyen ya da her biri Altı Ok’un milliyetçilik, laiklik, devrimcilik, devletçilik, halkçılık, cumhuriyetçilik ilkelerinin birkaçını seçip diğerlerini dışlayarak kendine göre bir Atatürkçülük oluşturan; Kemalizme parça parça sahip çıkılarak, örneğin Atatürk’ün 1930’lardaki laiklik ilkesini sıkıca sahiplenip O’nun Kürt politikasını görmezden gelerek, yalnızca, dost toplantılarında “Türkiye Cumhuriyeti elden gidiyor!..” diye ağlaşarak, toplu sabah kahvaltılarında “YÖK de gitti…” diye dertleşerek, Atatürk Türkiyesi’nin “düşman” eline geçmemesi için örgütlenen Atatürk Gençliği’ni eleştirerek, ama kendisi hiçbir şey yapmayarak olanı biteni seyreden “sözde” Atatürkçüler içinse söylenecek sözlere yazık olsa gerek...

Bugün Gelinen Nokta: Kürt-İslam Faşizmi

Böylece bugün gelinen nokta, Türkiye Cumhuriyeti’nin neredeyse bütün karar noktalarının, “Türk’üm demek ayrımcılıktır”, “Demokrasi amacımız için araçtır” düşüncesindeki bir Kürt-İslam faşizmi iktidarına teslimidir. Türk Ulusu’nun, Şeriatçıların bir zamanlardaki söylemiyle “Büyük Şeytan” ABD’nin Şeriatçı, bölücü, işbirlikçi maşaları eliyle emperyalizme; Türklerin bütün bu iç ve dış “düşman”larının arkasındaki güç olan ABD’ye tutsaklığıdır. “Türklerin Vatanı” Türkiye’nin, Lozan’ı bile imzalamamış olan ABD’nin güdümünde yeni bir Sevr’e hazırlanışıdır... Türklüğün, Türklerin, Türk Ulusu’nun, Türkiye Cumhuriyeti’nin, “düğün evinin tefçisi ölü evinin yasçısı” satılmış bir mütareke basını, kimisinin kendisi, kimisinin çoluğu çocuğu, torunu tosunu ABD ya da AB ülkesi pasaportu taşıyan devşirme sömürge aydınları ve sözde Atatürkçülerin yardakçılığı, zavallılığı, sığ bakışları eşliğinde bir son yolculuğa sürüklenmeye çalışılışıdır.

Ama Türkler Emperyalizmin Oyununu Bozacak Güçtedir...

Emperyalizmin bu topraklardaki oyunu bitmez, bitemez… Anadolu ve Trakya, “Vahşi Batı”nın çıkarlarının üstüne yerleşmiş tarihsel bir coğrafyadır. Emperyalizmin bölgedeki çıkarları sona ermedikçe, Türk yurdu üstündeki amaçları sürecektir.

Ama Türkler, emperyalizmin Türkiye topraklarındaki “yeni Sevr” ham hayalinin bu yeni “Kürt-İslam faşizmi” oyununu bozacak güçtedir. Türk Ulusu, kurtarıcı beklemeden, gücünü akılcı kullanarak, koruyarak, saklı tutarak ve örgütlenerek bu oyunun da üstesinden gelecektir. Türk Ulusu, bu oyunu öncelikle gücüne; parasına ve kültürüne sahip çıkarak bozacaktır.

Türk Ulusu Parasal Gücüne Sahip Çıkmalıdır

Bütün dönemlerin efendisi olan “para”, ne yazık ki günümüzde de en büyük “sahip”tir. Para, Batılı “uygar yamyamlar”ın “küresel” dünyasında tek temel gerçektir; yasadır, hükümdür, silahtır.

Türk Ulusu, ulusları ayakta tutan temel güçlerden birinin parasal güç olduğunu aklından hiç çıkarmamalıdır…

O nedenle, küçük dereciklerin ırmaklar, çavlanlar oluşturması gibi, binlerce küçük harcamamızın, doğru ve “düşman” eline ulaşmayacak biçimde yönlendiğinde, ülkemize, ulusumuza yöneltilmiş “düşman silahları”nı en aza indireceğini unutmamalıyız. Paramızı, en küçük kuruşumuzun bile gideceği yeri bilerek harcamalıyız.

Alışverişimizi Türk’ten, yapmalıyız. Dedelerinin 29 Ekim 1923 öncesinde kalmış etnik kökenini bir milliyetmiş gibi önümüze sürenlerle alışverişi kesmeliyiz. Paramız PKK’ya gitmemeli, emperyalist ülkelere, Şeriatçı odaklara, vatan hainlerine, işbirlikçilere gitmemeli.

Alışverişimizi mahallemizdeki bakkalımızdan, sokağımızdaki kasabımızdan yapmalıyız. Paramız, işyerlerini ay-yıldızlı bayraklarımızla, Atatürk’ümüzün resimleriyle donatanlara ulaşmalı; şehit cenazelerinde Türk bayrağı asmak yerine, dükkânını kapatıp ortadan kaybolanların eline geçmemeli.

Yabancıların ve Şeriatçı örgütlerin “süpermarket”, giyim kuşam mağazası zincirlerine, işyerlerine kaptıracağımız her liramızın, Türk Ulusu’nun mutsuzluğunda payı olacağını iyi bilmeliyiz. Ayağımızı ve paramızı yabancıların elindeki bankalardan çekmeliyiz.

Ülkemizdeki sigara piyasasının ABD şirketlerinin denetiminde olduğunu, sigara için vereceğimiz her kuruşun Mehmetçik’e PKK kurşunu olarak döneceğini anlamalıyız. Sağlığımız için türlü çeşitli zararları olan sigarayı bu nedenle de içmemeliyiz.

Türk Ulusu’nun, parasal gücü arttıkça güçleneceğini, Türk ürünleri almamızın, onların üretiminin artışında çok önemli temel destek olacağını akılda tutmalıyız. Cumhuriyet’in parasal yönden güçlenmesinde “Yerli malı yurdun malı, her Türk onu kullanmalı” söyleminin ve “Yerli Malı Haftası” benzeri etkinliklerin anlamını, önemini iyi kavramalıyız.

Paramız her gün birçok kez kullandığımız çok önemli bir silahtır. Doğru kullanırsak, “düşman” eline vermezsek, güçlü olan, güçlü kalan biz oluruz; unutmamalıyız!...

Türk Ulusu Kültürüne Sahip Çıkmalıdır

Ulusları sağlam, sağlıklı, nitelikli kılan bir diğer güç kültürleridir. Emperyalizm, ulusları ele geçirmenin bir yolunun da kültürlerin yozlaştırılmasından, bozulmasından geçtiğini bilir. Ulus devletlerin kültürleri bu nedenle sürekli saldırı altındadır. Örneğin, ayranımızın karşısına koka-kolanın dikilmesi, köftemizin karşısına hamburgerin, köftecilerimizin karşısına McDonaldsların dayatılması, halkımıza -Cadılar Bayramı, Şükran Günü gibi- Batılı kültür ögelerinin birer uygarlık değeriymiş gibi benimsetilmeye çalışılması sıradan, rastgele süreçler değildir. Kendi kültür değerlerimize sahip çıkmalıyız.

Kültürün anahtarı dildir. Kültürün kapısı dille açılır. Dil kültürün temel dışavurum aracıdır. Uluslar, kültürleri ulusal dillerinden yaralanırsa daha kolay avlanır! Türkçemiz de bu nedenle, Türk kültürüne yönelik büyük saldırının bir parçası olarak, bir yozlaştırma kuşatması altındadır. Türk Ulusu emperyalizmin bu büyük oyununu bozmak, kültürüne ve diline sahip çıkmak durumundadır.

“Vatandaş, Türkçe Konuş!..”

Atatürk döneminin “Vatandaş, Türkçe konuş!..” benzeri söylem ve etkinlikleri, Türk Dil Devrimi’nin tamamlayıcı parçaları olarak, Türk Ulusu’nu öz benliğiyle yeniden buluşturan yol taşlarıdır. ‘Vatandaş’, “uğrunda öleni var olduğu için vatan olan” bu toprakların, “Türklerin yurdu” Türkiye’nin, Türk Ulusu’nun bir parçasıdır... Türk toprağının çocuğu, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı her Türk, Türk kültürüyle beslenmeli ve Türkçe konuşmalıdır. Türk kültürüne ve Türkçemize sahip çıkmak, ulusal varlığımızın güvencesidir çünkü…

İçine doğduğumuz ikinci vatanımız”a, “ses bayrağımız”a, güzel Türkçemize bütün özellikleriyle sahip çıkmalıyız. Onu bilerek ya da bilinçsiz bir özentiyle yozlaştıran durum ve tutumların karşısında durmalıyız.

Abecemize, harflerimize kalkan olmalıyız. Türkçe sözcüklerin içine q, w, x harfleri serpiştirenleri, ç yerine ch, ş yerine sh yazanları uyarmalı, engel olmalıyız. Kadıköy’ün ortasında işyerinin adını “derwish donerchi” koyan “arkadaş”a, bu adı değiştirene değin işyerinin kaldırımına bile uğramayacağımızı söylemeliyiz.

Cümlelerimizin içine yabancı sözcükler tıkıştırmamalıyız. “Haydi ‘brunch’a gidelim” türü kullanımların tuhaflığını söz sahipleriyle yüzleştirmeliyiz; onlara, “Lets go ‘kuşluk kahvaltısı’” diyen kaç tane İngiliz gördüklerini sormalıyız!..

Türkçemizi kurallarıyla konuşmalı, kurallarıyla yazmalıyız. Dilimizin yazım kurallarını, noktalama imlerini, hangi sözcüklerimizin hâlâ inceltme imi taşıdığını öğrenmeli, önemsemeliyiz.

Dilimizde karşılığı olan yabancı kaynaklı sözcüklerden kaçınmalıyız; örneğin kompüter yerine bilgisayar, argüman yerine tartışma, doküman yerine belge, restoran yerine aşevi, şarküteri yerine bakkal sözcüklerini kullanmalıyız.

Bazı yabancı kaynaklı sözcüklerin aslında uluslararası sözcükler olduğu yutturmacasına kanmamalıyız. Örneğin, “hipertansiyon” sözcüğü yerine “kan basıncı yüksekliği” demenin, böylesi sözcüklerin sık kullanıldığı tıp gibi alanların evrenselliğini zedeleyeceği kandırmacasının tuzağına düşmemeliyiz. Bir İngiliz’in biz ancak “haypırtenşin” dersek anlayabileceği bir yabancı sözcüğün, dilimizde “hipertansiyon” olarak durdukça ne bize ne başkalarına herhangi bir şey çağrıştırmadığını bilmeli, sav sahiplerine anlatmalı, -bir çocuğun bile anlayabileceği- Türkçe karşılığını kullanarak, yıllardır aramızda bilinçsizce dolaşan böylesi sözcükleri özgürlüğüne kavuşturmalı, ülkelerine yollamalıyız.

Çocuklarımıza, işyerlerimize Arapça, Farsça ya da yabancı dillerden bozma adlar yerine Türkçe adlar, Türk adları koymalıyız. Yabancı ad taşıyan işyeri yetkililerine durumun nedenini sormalıyız, onları kınamalıyız.

F Klavyemize Sahip Çıkmalıyız

Kısaltmalarla konuşmak bir Amerikanca hastalığıdır; vazgeçmeliyiz. Örneğin, “Bu hafta FB ile GS, haftaya BJK ile TS karşılaşıyor” yerine, “Bu hafta Fenerbahçe ile Galatasaray, haftaya Beşiktaş ile Trabzonspor karşılaşıyor” demeliyiz.

Eşitliğin temeli “anlama eşitliği”dir. Birbirimizin sözünü, sözcüğünü tam olarak anladığımızda eşit oluruz. Anlama eşitliğimiz, bize dilimizin, kültürümüzün birliğini, bütünlüğünü; coşkuda, sevinçte, tasada, üzüntüde bir oluşumuzu getirir... Vatandaşlığımızı perçinler.

Vatandaşız; Türkçe konuşmalıyız!...

***

31 Aralık 2007, TÜRKSOLU 167. Sayı

-*-

“Vatandaş, Türkçe Konuş!..”

(2009: s. 179-186)

-*-

Çünkü Biz

Şayak Kalpaklı

Sarışın Bir Kurdun

Çocuklarıyız

Emin Sami Arısoy

TÜRKSOLU ve İLERİ yazıları

ISBN: 978-9944-109-64-2

İLERİ YAYINLARI

No: 171, Nisan 2009: s.1-208

-*-