Çünkü Biz Şayak Kalpaklı Sarışın Bir Kurdun Çocuklarıyız - III- Türkiye Türklerindir - 4 - “Beni Türk Hekimlerine Emanet Ediniz...” -Bursa’da Bir Tıp Toplantısı- - Emin Sami Arısoy .

Emin Sami Arısoy (Çünkü Biz Şayak Kalpaklı Sarışın Bir Kurdun Çocuklarıyız)

27 Views

        

Çünkü Biz

Şayak Kalpaklı

Sarışın Bir Kurdun

Çocuklarıyız

Emin Sami Arısoy

İstanbul: İleri Yayınları, 2009: 1-208

***

III

Türkiye Türklerindir

4

“Beni Türk Hekimlerine Emanet Ediniz...”

-Bursa’da Bir Tıp Toplantısı-

Ülkemizde her yıl büyük çoğunluğu ulusal nitelikte, kimisi uluslararası katılımlı, onlarca, yüzlerce tıp toplantısı yapılır. Yurdumuzun hemen her köşesinde yapılan bu toplantılar, yerine, alanına göre çalıştay, seminer, sempozyum ya da kongre ölçeklerinde gerçekleştirilir. “Bursa’da bir tıp toplantısı” bu toplantılardan yalnızca herhangi biridir…

***

Türkiye’mizin dördüncü büyük kenti Bursa, eteklerine yerleştiği Uludağ’ın görkemini seyreder yüzyıllardır… Ve Yeşil Bursa, 1975’ten bugüne bir başka görkemli varsıllığı da barındırır yüreğinde; Uludağ Üniversitesi.

Uludağ Üniversitesi, diğer fakülte ve yüksekokullarının yanı sıra, ulusal ve uluslararası düzeyde toplantılara ev sahipliği yapan, çalışma ve yayınlara kaynak oluşturan saygın bir tıp fakültesinin de yuvasıdır. Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi, her yıl kış aylarında -artık gelenekselleşen- yıllık bilimsel toplantılar düzenler. Uludağ Pediatri (çocuk sağlığı ve hastalıkları) Kış Kongresi de bu toplantıların önde gelenlerindendir.

Tıp Kongreleri

Tıp kongreleri, çeşitli uzmanlık ve ileri uzmanlık alanlarında görev yapan hekimleri bir araya getiren oldukça geniş katılımlı bilimsel toplantılardır. Katılımcılar, alanlarındaki son gelişme ve bilgileri, kongrelerde konunun önde gelen uzmanlarından doğrudan dinleme ve öğrenme fırsatı bulur. Kongrelerde, alan uzmanlarının konferansları, birkaç alan uzmanının bir konudaki sunumu ve sonraki tartışma bölümünden oluşan paneller, yenilik, gelişme, ilginç hasta ve hastalıkların sunulduğu bildiriler yanı sıra çeşitli toplumsal ve kültürel etkinlikler de yer alır.

Tıp kongrelerinde, sanat, tarih, arkeoloji alanlarından çağrılı uzman bilim insanlarının sunum ve söyleşileri bu tür kültür etkinliklerinin başını çeker. Kongre katılımcıları, bütün bu etkinlikler sırasında ve kongre boyunca, -tıp konularına ek olarak- ülke ve dünya sorunlarını da tartışır.

‘Sağlık’ ve Türk hekimleri

Bilindiği gibi, hekimlik sağlık bilimlerinin temel uygulama alanıdır. ‘İnsan sağlığı’ terimi, insanın bedensel, ruhsal, sosyal olarak tam iyi olma durumunu niteler. Sağlık, bu tanımıyla, elbette ülke ve dünya sorunlarından soyutlanamaz, hekimlik ve Türk hekimleri de ülke ve dünya sorunlarından uzak duramaz.

Bu bağlamda ülkemizdeki tıp kongreleri, dışarıdan pek bilinmese de, Türkiye’nin toplumsal nabzının en iyi attığı ana atardamarlarındandır.

Çanakkale’ye koşan ve vatan savunması için -İstanbul Üniversitesi’nin bir yıl hekim mezun edememesi pahasına- can veren Mekteb-i Tıbbiyelilerin, Sıvas Kongresi’nin Tıbbiyeli Hikmet’inin, Bandırma Vapuru’nun Doktor Refik’i (Saydam) ve Doktor İbrahim Tali’sinin (Öngören) geleneğinden gelen Türk hekimlerinin toplantılarından da başka türlüsü beklenmemelidir.

Aynı toplumsal nabız, tıp kongrelerinin açılış ve kapanış törenlerine de damgasını vurur. Bu törenler, ülkemizdeki siyasal ve toplumsal sorumsuzluk, aymazlık, satılmışlık ve hainliklerin de hak ettiği gönderme ve tepkileri bulduğu tarihsel duruş anlarıdır bir bakıma. Bu çerçevede, ülkemizde tıp kongrelerinde Mustafa Kemal Atatürk, Milli Mücadele, Türk Bağımsızlık Savaşı konuları her geçen gün daha ağırlıklı yer bulmaktadır.

5. Uludağ Pediatri Kış Kongresi

Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı, bu yıl 5. Uludağ Pediatri Kış Kongresi’ni 15-18 Şubat 2009’da Bursa’da Almira Oteli salonlarında düzenledi.

5. Uludağ Pediatri Kış Kongresi de Türk hekimliğine yaraşır bir törenle başladı. Dört yüze yakın çocuk sağlığı ve hastalıkları uzmanı, yüze yakın çocuk sağlığı ve hastalıkları hemşiresi ve çeşitli üniversitelerden çok sayıda öğretim üyesinin katılımıyla gerçekleşen kongre, perdeye yansıtılan film parçasında, katılımcıları keskin bakışlarıyla seyreden Mustafa Kemal Atatürk ve arkasında dalgalanan Türk bayrağının tanıklığında, Ulu Önder ve şehitlerimiz için saygı duruşu ve ardından katılımcıların bir ağızdan söylediği İstiklâl Marşı ile açıldı.

Daha sonra, kongre başkanı, tıp fakültesi dekanı ve kendisi de bir hekim olan Uludağ Üniversitesi Rektörü birer açılış konuşması yaptı.

“Atatürk’ün Son Balosu ve Bursa”

Bu yılki kongrede, açılış töreninin konu başlığı “Atatürk’ün Son Balosu ve Bursa” idi. Katılımcılar, konuda bir konuşma beklerken, ana ekseni “Mustafa Kemal, adı silinerek, karalanarak, küçültülmeye çalışılarak yok edilemez; çünkü Atatürk aydınlığın simgesidir. Çünkü biz Mustafa Kemalleriz!” olan, yoğun kapsamlı, iki saatlik görkemli bir gösteriyle karşılaştı.

Uludağ Üniversitesi’nin önderliğinde, Seçkin Yapımcılık çatısı altında toplanan oyuncularca sergilenen gösteri, çalışmalarının bir bölümü Atatürk ve Türk Kadını, Atatürk ve Eğitim, Atatürk ve Politika gibi çeşitli kitaplar olarak biçimlenen Atatürk araştırmacısı İlknur Güntürkün Kalıpçı’nın kurgu ve anlatımıyla ilerledi.

Yer yer Ulu Önder’in de başarıyla canlandırıldığı bu oyunsal sunumda, O’nun benzersiz çalışkanlığı, yorulmazlığı, dur durak bilmezliği, çok boyutlu, çok yönlü eşsiz kişiliği, bir ulusu yeniden yaratmak yolundaki çabaları, çağdaşlığa yürürken ulusal değerlerimizi korumak ve yüceltmekten ödün vermeyen tutumu, kadına, çocuğa, emeğe, doğaya sevgi ve saygısı, canlandırmalarla sergilendi. Gösteride, Bağımsızlık Savaşı’mızdanTürkiye Cumhuriyeti’ne gelinen yolda, Cumhuriyetimizin, Türk kadınının ve Türk hekimliğinin kazanımlarına ne zorluklarla ulaşıldığı da örneklerle anlatıldı, sunuldu.

Gösterinin bir bölümü, Atatürk’ün katıldığı son baloya ve ona ev sahipliği yapan Bursa’ya ayrılmıştı. Bu bölümde, Mustafa Kemal’in baloya gelişi, karşılanışı, “sarı zeybek” oynayışı, Cumhuriyet balolarının havası ve heyecanı, katılımcılara film parçaları, anlatım ve canlandırmalarla yaşatıldı. Gösterinin bir yerinde, “Mustafa Kemal Atatürk” ve balo katılanları, kadınlı erkekli çiftler olarak sahneden salona inip dans etti. Ardından, “Atatürk” ve balo katılımcıları, kongre katılımcılarını dansa kaldırdı! Böylece, rektöründen dekanına, kongre başkanından katılımcısına onlarca çift, “Atatürk”le birlikte dans etti, dans alanında yer bulamayan katılımcılar da “Ata”yı ve yanı başında dans edenleri ayakta alkışladı. Aralarında tek bir torbabaş ya da sıkmabaşın yer alamadığı toplantı katılımcıları, balo sonrasında, Ata’larını -bir film parçasında- alkışlarla arabasına uğurladı.

Gösterinin diğer bir bölümü halk oyunlarına ayrılmıştı. Birbirinden güzel kızlarımız, birbirinden yakışıklı delikanlılarımız, katılımcıları Türkiye’mizin yedi bölgesinden halk oyunlarımızla coşturdu. Salonda onların oyunları sürerken, sahnedeki büyük perdede de Türkiye Cumhuriyeti’nin yedi bölgesinin haritaları ve yurdumuzun birçok yöresinden, Akdamar Adası’ndan, İshak Paşa Sarayı’na, Likya’nın kaya mezarlarından Boğaziçi Köprüsü’ne görüntüler, arkalarında sürekli dalgalanan Türk bayrağı eşliğinde, gözlerimizin önünden aktı geçti… Ata Barı’ndan horona, zeybekten çiftetelliye oyunlarımız, görüntülerle bir yumak olarak, bir gerçeği, “Türkiye Türklerindir!..” gerçeğini bir kez daha dile, düşünceye, duyguya dönüştürdü. Yaşanan an, katılımcıları, “Biz biriz!.. Eti, canı, kanı bir Türk ulusuyuz!.. Tek ulusuz, tek vatanız, tek diliz, tek bayrağız; Türküz; Türkiyeyiz!..” duygusunun, düşüncesinin, coşkusunun doruklarına taşıdı.

Açılış töreni, “Atatürk’ün Son Balosu ve Bursa” gösterisinin bitiminde, kongre katılımcılarının ayakta alkışları arasında sona erdi.

“Biz Bu Cumhuriyeti Böyle Kurduk!..”

Kongrenin ana toplantı salonu da, dört gün boyunca açılış töreniyle yarışır bir duruşu yansıttı. Ana toplantı salonuna girer girmez, üç kanatlı, büyük boy bir sergi tahtası (pano) karşılıyordu katılımcıları ve her bir kanadının üstünde şu sözcükler yazılıydı: “Biz Bu Cumhuriyeti Böyle Kurduk!..”

Kanatlarda Çanakkale, Bağımsızlık Savaşımız ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş döneminden resimler ve çeşitli yazılar vardı. Her bir kanatta en üstte ay yıldızımızla, al bayraklarımızla çevrelenmiş ve sağ alt köşesinde ‘Polatlı 1929’ yazılı bir resim yer alıyordu. Resimde, çağcıl giyimli, kadınlı erkekli kalabalıklar, ellerinde Türk bayrakları ve “Cumhuriyeti Biz Böyle Kazandık” yazısıyla yürüyordu.

Sergi tahtasının, merkezinde büyük harflerle “Çanakkale Muharebeleri” yazılı orta kanadında, “Polatlı 1929” fotoğrafının altından başlayarak, “Cephede yaralı Türk askerine bakan hemşire”, “Çanakkale Merkez Hastanesi 1915”, “Yaralı Türk askerine yemek yediren Kızılay hemşiresi”, “Türk yaralıların vapura bindirilişi”, “Türk yaralılarını İstanbul’a götüren Kızılay vapuru” fotoğraflarına ve aralarında, üzerine bir “Son Mektup” yazılmış, yerde yatan bir şehit fotoğrafına yer verilmişti: “… Altı yerimden yaralandım. Sahra hastanesinde tedavi oldum. Hava değişimi verdiler. Kabul etmedim. Arkadaşlarımın yanına cepheye dönüyorum. İnşallah harp bitince görüşürüz…”

Nezahat ve diğerleri…

Sol kanadın üst sırasında, soldaki içinde çocuk yaştaki yedi askerimizi saran “Bir fotoğraf” ve sağdaki bir İstiklal Madalyası resmi arasında “Nezahat”in in öyküsü vardı: “12 yaşındaki Nezahat, 70. Alay Komutanı Halid Bey’in kızı, babasıyla birlikte cephededir. Bu çocuk Milli Mücadele boyunca 70. Piyade Alayı’nın bir mensubu olarak onlarla birlikte tam bir asker gibi cepheden cepheye koştu. Ata binmesini ve silah kullanmasını çok iyi bilen ve kendisine tümen komutanı tarafından ‘onbaşı’ rütbesi verilen Nezahat’in fedakârlıkları ve kahramanlıkları T.B.M.M. oturumuna yansımıştır. 30 Ocak 1921 tarihli oturumda Bursa Milletvekili Emin Bey’in önergesiyle kendisine İstiklâl Madalyası verilmesi, Tunalı Hilmi Bey’in önerisiyle de Türk tarihinde bir ‘Paşa Hanım’ görmek istediğini belirterek Nezahat’e ‘korgeneral’ rütbesi verilmesi teklif edilmiştir.”

“Bir fotoğraf”, ayakta, bize ciddi bakışlarla bakan, asker giysi ve şapkalı, sağ eliyle, ilikli ceketinin düğmeli kenarını tutmuş, sol elini bedeninin arkasına doğru hafifçe saklamış bir delikanlıyı ve başka altı çocuk askerimizin fotoğrafa ayrı ayrı ‘yapıştırılmış’ vesikalık resimlerini gösteriyor. Fotoğrafın alt kenarında, ortada kısa bir eski yazı var. “Bir fotoğraf”ın altındaysa şu sözcükler yazılı: “Henüz 13 yaşlarında bir küçük delikanlı. Fotoğrafın üzerinde bir not; ‘Gönüllü bombacı’. Başka bir bilgi düşülmemiş. Duruşuyla, kararlılığıyla, gözlerinde okunan özverisiyle; ‘Gönüllü bombacı’”.

Gönüllü bombacı”nın resminin altında, asker giysileri, ay yıldızlı kalpakları, ay yıldızlı al bayraklarıyla yürüyen çok sayıda çocuk asker ve fotoğrafın altında bir yazı: “Antepli Kebapçı Said Ağa’nın oğlu Mehmet, Şahin Bey’in oğlu Hayri, Şehiryolağasının oğlu Mehmet, Arzuhalci Ali Efendi’nin oğlu İsmail. 11-12 yaşındaki çocuklar ellerinde silahlarla Antep’in kurtuluşunda destan yazdılar.”

Osmanlı Gençler Cemiyeti

Bu kanatta, resimleri -alt alta iki sıra olarak- yan yana dörder dörder dizilmiş, çocuk yaştaki sekiz askere de yer verilmiş. Fotoğrafların altında; “Osmanlı Gençler Cemiyeti… Gittiler ve bir daha geri dönmediler…” başlığı yazılı. Altındaysa şu satırlar uzanıyor: “Onların futbol topları yoktu. Hele sizinki gibi bir topları hiç olmadı. Çaputları birbirine dolayıp, bezden bir top yapmışlardı belki. Onunla da kim bilir kaç kez oynama fırsatı bulmuşlardı? Sizce en büyük eğlenceleri neydi? Gökyüzünde salınan bir uçurtmaları olmuş muydu? Gece yattıklarında neyin hayaliyle uyumuşlardı? Hayal kurmak için hiç fırsatları olmuş muydu acaba? Bugünkü rahatlığımızı borçlu olduğumuz onlar, babaları cephede olduğu için bir şey istemek şansına da sahip değillerdi… Ve bir gün hepsinin üzerine bir görev düştü; ‘Vatan için ölmek…’ Tereddüt etmeden gittiler. Gittiler ve bir daha geri dönmediler…”

Hemen altta “Sultan Mehmet Reşat’ın iradesidir” yazıyor; çok sayıda kalpaklı, fesli genç insanın fotoğrafı ve eski yazı bir gazete kesiğinin üstünde: “Onuncu sınıfların da vücutça müsait olanlarının harbe iştirakle şereflendirilmeleri…”

Bu “irade”nin sağında “İnegöllü” başlıklı bir yazı var: “Bursa milletvekili Muhittin Baha (Pars) anlatır: Efendiler, geçenlerde İnegöl cephesinde ağaçlar arasında sis ortasında gazilerimizi ziyaret eder ve ayrı ayrı ellerini sıkarken, 15 yaşında bir çocuk gördüm. Ona, ‘Oğlum, burada ne yapıyorsun?’ dedim. ‘Vatani vazifemi yapmaya geldim.’ cevabını verdi. ‘Peki, hiç savaşa karıştın mı?’ soruma ‘Evet’ dedi. Katıldığı çarpışmaları, boğuşmaları saymaya başlayınca, ben bu çocuğun karşısında bir parça üzüldüğümü hissettim. Daha sonra ileride yine gaziler arasında ve babasının yanında babasıyla omuz omuza düşmana karşı harp eden 12 yaşında Feridun isimli bir çocuk gördüm ki! Efendiler, bir diyorum ama hangi bir! Cephede her adımda bir böyle henüz çocuk denecek yaşta silaha sarılıp canını fedaya hazır nice nice yavrularımız var.”

Tarsuslu ve Antepli Mehmetler…

Sergi tahtasının sağ kanadı, “Polatlı 1929” fotoğrafının altında, ortada bir hastane odasında, yataklarına oturmuş, ak giysiler içinde, ak çarşaflar arasında bize bakan üç gaziyi ölümsüzleştirmiş bir resme ve resmin iki yanındaki “Tarsuslu Mehmet” ve “Antepli Mehmet” yazılarına ayrılmış.

Önce, soldaki Tarsuslu Mehmet: “Konya’da yayınlanan Babalık gazetesinin muhabiri, gazetenin 2 Temmuz 1921 tarihli nüshasında, o tarihte Konya’da hastanede tedavi görmekte olan Tarsuslu 10 yaşındaki küçük kahraman Mehmet’ten şöyle bahseder: Bu küçük kahraman Mehmet Adana cephesinde düşmanla çarpışıldığı zaman Kuva-yı Milliye efradına yemek taşır ve postacılık görevi yaparmış. Bir gün yine vazifesini yaparken, yüksek ağaçların yeşil dalları arasına konulmuş bir mitralyözün püskürttüğü kurşun yağmuruna tutulmuş. Mehmet’in yanındaki iki arkadaşı kaçabilmişler. Fakat bu küçük yavrucak kaçamamış, ilk kurşun kaba etinden girerek sol kasığı yanından çıkmış. Kahraman Mehmet o sırada can acısıyla bir takla atmış. Bu defa ikinci kurşun onun sol bacağını yaralamış. Kahraman, olduğu yerde kalmış. Nihayet kendisini almışlar ve köye götürmüşler, oradan da hastaneye. Kahraman küçük yaşıyla o kadar ciddi bir büyük adam ki, konuşurken, hatta en gülünecek şeylere bile gülümsemiyordu. Destan hamasetini adi bir hadise ve her gün olabilecek işlerdenmiş gibi anlatıyor. Hatta ameliyat masasında defalarca neşter yediği halde, kendisinden en küçük bir sabırsızlık, hırçınlık, bağırmak, çağırmak, ürperti ve ıstırap göstermemiş. Şimdi bu küçük ‘Büyük Gazi’ye verilecek en büyük mükâfat, yaşadığı müddetçe sakat kalacağı için, emekli maaşıdır kanaatindeyiz. İyilik yapanlar, fedakârlar ödüllendirilmelidir ki, iyiliğin kadri bilinsin.” Oysa, onların maaş falan düşündüğü yoktu.

Şimdi de Antepli Mehmet: “Antepli Mehmet henüz 11 yaşındadır. Arslan Bey’in başında bulunduğu milis kuvvetin içindedir. Diğer Kuva-yı Milliyeciler gibi silahlı olup yeri geldiğinde çatışmalara katılıyor ve çoğu zaman da istihbarat hizmetinde bulunuyordu. 1920 yılının Ağustos ayında, şehrin durumunu bildiren mektubu, Fransız kuşatmasını yarıp götürebilecek kişi aranırken, Mehmet ve İsmail göreve talip olurlar. Düşman askerlerine yakalanırken, mektubu bir bağ kütüğüne saklar ve düşmanın eline geçmesini önlerler. Düşmanı atlatıp yola devam ederken, düşman askerleri ateş açarlar. İsmail dokuz, Mehmet dört yerinden yaralanır. Mehmet’in hastanede ayağı kesilir, İsmail şehit olur. Bir ayağı kesilen Gazi Mehmet ne yapar biliyor musunuz? İyileşir iyileşmez yine Arslan Bey’in müfrezesine katılır. Sonuna kadar elinde silahı tek ayakla Milli Mücadele’de yer alır.”

“Yaşadığımız şekilde ölecek; aynen öyle dirileceğiz!..

Sergi tahtasının sağ kanadının alt yarısında, dört Türk hekimini ameliyat yaparken gösteren, solgun, eski bir fotoğraf var. Fotoğrafın üstünde, “Onlar öyle yaşadılar… Böyle yaşattılar…” yazılı. Fotoğrafın eteklerini bir alıntı süslüyor: “Askeri doktor Salih Dörtbudak anlatıyor: Sadece Anafartalar-Arıburnu hattında 6-22 Ağustos 1915’te 18.000 şehit verdik. En az otuz-kırk bin yaralımız oldu. Sahra hastanelerinde doktorlar, günlerce uykusuz, yaralılara hizmet veriyorlardı. Böyle bir hücum gününde, sıhhiyeciler hiç durmadan yaralı taşıyorlar, doktorlar sadece yaraları sarabiliyordu. Hayatlarından ümit kesilenlerle fazla ilgilenemiyorlardı. Tam işin en yoğun olduğu sırada, doktorlardan birinin önüne gencecik bir vatan evladını yatırdılar. Bir ayağı kopmak üzere parça parça ve bağırsakları dışarıdadır. Sıhhiyecilere ‘Kaldırın bunu.’ derken, genç çocuk ‘Baba’ diye seslenir. Bakar, kendi oğludur. Sarılır, öper oğlunu. ‘Bu benim oğlum… Gölge bir yere kaldırın…’ der. Masanın üzerine çoktan bir başka yaralı vatan evladı yatırılmıştır. Doktor onunla meşgul olmaya başlamıştır. Sırada daha pek çok Mehmet beklemektedir. Doktor, ertesi gün oğlu ile ilgilenecek vakti bulur. Ancak, oğlu çoktan gömülmüştür…”

5. Uludağ Pediatri Kış Kongresi’nin ana toplantı salonunda yer alan sergi tahtasında sergilenen bu “ibret sunumu”, şu dev yazıyla sona eriyor: “Alın şimdi steteskopu (dinleme aygıtı) tam yüreğinizin üzerine koyun… Dinleyin. İyi dinleyin!.. Bu cennet vatanı evladımızdan daha çok sevebiliyor muyuz? Bu milletin tüm evlatlarına kendi evladımıza verdiğimiz değeri verebiliyor muyuz? Bu vatanı nasıl sevmişler? Cephedekiler bir harbin içine düşerken, cephe gerisindekiler bin harbin içinde nasıl yaşamışlar? Duyabiliyor musunuz o yüreklerin sesini? Yaşadığımız şekilde ölecek; aynen öyle dirileceğiz!..

“Beni Türk hekimlerine emanet ediniz…”

Bursa’daki bu tıp toplantısı, yurdumuzda her yıl yüzlercesi gerçekleştirilen tıp toplantılarından herhangi biridir ve 15-18 Şubat 2009 tarihlerinde Türk Ulusu’nun nabzını çok iyi sergilemiştir. Türk hekimleri, bu toplantıda bir yandan çocuk sağlığı ve hastalıkları alanındaki son gelişmeleri öğrenme, değerlendirme, tartışma olanağı bulmuş, çağdaş bilgi düzeyleriyle Ulu Önder’in “Beni Türk hekimlerine emanet ediniz…” sözünü ne denli hak ettiğini göstermiş, bir yandan da Türkiye Cumhuriyeti’ne layık olmayanlara, Türk Ulusu’nun içindeki kökü dışarıda Türk düşmanlarına derinden haykırmıştır:

“Ey aramızdaki sömürgeci beslemesi devşirme zavallılar!.. Ey Türk Tabipleri Birliği’nin çeşitli yönetici koltuklarını ele geçirip o koltukların adının ağırlığını kullanarak, Türk hekimleri adına Kürtçülük, Ermenicilik, özgürlükçülük, bölücülük, aydınımsılık taslayanlar! Orası, adı üstünde, Türk hekimlerinin birliğidir! Siz, içinize sindiremediğiniz toplumsal Türk kimliğini adının bir parçası yapmış olan, Türk hekimlerinin bu en büyük meslek örgütünün kimi yönetici koltuklarını, san, unvan uğruna sahiplenmekte sakınca görmeyen, ırkçı bölücülere çanak tutan kafatasçı faşistler! Severiz biz sizin özgürlükçülüğünüzü, demokratlığınızı, sosyal demokratlığınızı, enternasyonalistliğinizi! Sizler aslında ABD ve AB’nin planları doğrultusunda kullanılan zavallı maşalarsınız… Uyanın ve Türk hekimlerini temsil etme gayretinden vazgeçin! Çünkü hem Amerikancı hem solcu, hem emperyalizmin, AB fonlarının beslemesi hem devrimci, hem kafatasçı, ırkçı, bölücü hem Türk hekimlerinin temsilcisi olunamaz!.. Soros çocukları, düşün Türk hekimlerinin yakasından!..

Ey Kürt-İslam faşizmi ham hayalindeki dinci iktidarın sağlık örgütünü teslim ettiği din satıcıları, şeriat pazarlamacıları! Türk hekimleri aydındır; devrimcidir, milliyetçidir, laiktir. Türk hekimi Atatürkçüdür, çünkü Türk hekimi insandır, aklı ve bilimi kılavuz edinmiştir. Uyanın ve Türk hekimliğini, Türk sağlık örgütünü yaralayıcı girişimlerinizden artık vazgeçin! Düşün Türk hekimlerinin yakasından!..”

Ve Bursa…

Bursa’da gerçekleştirilen 5. Uludağ Pediatri Kış Kongresi’nin, havası, tavrı, duruşu böyleydi; Mustafa Kemal tavrı, Mustafa Kemal duruşu!.. Peki ya Bursa?

Kongre dört gün sürdü, kongre katılımcıları dağıldı, ama Bursa orada. Herhangi bir gün herhangi bir anda dalın Bursa’mızın sokaklarına, çarşılarına. Kapısında 1399 tarihi yazılı olan Ulu Cami’nin eteklerine gidin, Kapalı Çarşı’ya, Eski Bakırcılar Çarşısı’na, İpek Han’a gidin; Bursa çarşılarının bayraklarımızla, Atatürk resimleriyle süslü olduğunu göreceksiniz. Anlayacaksınız ki, Bursa da Türk yurdunun, Türk Ulusu’nun toplumsal nabzının attığı ana atardamarlarından biridir.

Bursa’dan ayrılırken…

Bursa’dan ayrılanların bir kısmının yolu Yalova doğrultusunda Çiftlikköy’den geçecektir. Hani şu kaplıcalarıyla da ünlü, kaplıca binalarını Atatürk’ün tasarladığı ve bir ağacı kurtarmak uğruna binaların kurulma yerlerini değiştirttiği Yalova’nın yönünde.

Çiftlikköy de Türkiye Cumhuriyeti’ndeki binlerce yerleşim yerinden herhangi biridir. Çiftlikköy’ün girişinde Türk bayrakları ve dev bir şayak kalpaklı sarışın kurt karşılar sizi çelik bakışlarıyla ve ayrılırken de aynı kalpak ve aynı sevgi dolu bakışlarla uğurlar...

Çiftlikköy’den de artık genlerinize kazınmış olan aynı duygularla ayrılırsınız: “Türkiye Türklerindir!.. Türkiye Türk’tür ve Türk kalacaktır!.. Ne mutlu Türk’üm diyene!..”

Türklere ve Türk hekimlerine ne mutlu…

-*-

9 Mart 2009, TÜRKSOLU 227. Sayı

-*-

“Beni Türk Hekimlerine Emanet Ediniz...”

-Bursa’da Bir Tıp Toplantısı-

(2009: s. 115-127)

-*-

Çünkü Biz

Şayak Kalpaklı

Sarışın Bir Kurdun

Çocuklarıyız

Emin Sami Arısoy

TÜRKSOLU ve İLERİ yazıları

ISBN: 978-9944-109-64-2

İLERİ YAYINLARI

No: 171, Nisan 2009: s.1-208

-*-