Çünkü Biz Şayak Kalpaklı Sarışın Bir Kurdun Çocuklarıyız - II - Kemalist Devrim Mutlaka Tamamlanacak Bu Topraklarda: 2 - Parolamız Tektir ve Değişmez: “Ya İstiklâl Ya Ölüm!” - Emin Sami Arısoy .

Emin Sami Arısoy ( Çünkü Biz Şayak Kalpaklı Sarışın Bir Kurdun Çocuklarıyız )

37 Views

        

Çünkü Biz

Şayak Kalpaklı

Sarışın Bir Kurdun

Çocuklarıyız

Emin Sami Arısoy

İstanbul: İleri Yayınları, 2009: 1-208

***

II

Kemalist Devrim Mutlaka Tamamlanacak Bu Topraklarda

2

Parolamız Tektir ve Değişmez: “Ya İstiklâl Ya Ölüm!”

“Paşam, üyesi bulunduğum Tıbbiyeliler beni buraya bağımsızlık davasını başarmak yolundaki çalışmaya katılmak üzere gönderdiler. Mandayı kabul edemem... Eğer kabul edecek olanlar varsa, bunlar her kim olursa olsun, şiddetle red ve takbih ederiz. Mesela, manda fikrini siz kabul ederseniz, sizi de reddeder; Mustafa Kemal’i vatan kurtarıcısı değil, vatan batırıcısı olarak adlandırır ve tel’in ederiz.”

Tıbbiyeli Hikmet

Sivas Kongresi / 4 Eylül 1919

***

Bu Topraklar...

Anadolu ve Trakya toprakları, yüzlerce yıldır deniz rüzgârları, nal sesleri, özgürlük şarkı ve türküleriyle yıkanır...

Avrupa’nın gözü dönmüş Haçlı sürüleri taş üstünde taş bırakmadan bu topraklardan Kudüs’e iner... Asya’nın Kızıl Elma ülküsü, her yıl her evden bir erkek çocuk götürerek bu topraklardan Viyana’ya ilerler... Kuzeyin azgın devi, güneyin sıcak denizlerine yüzlerce yıldır bu topraklardan gözünü diker...

Akdeniz’in kilidi Kıbrıs ve Ege adaları, büyük dinlerin odak noktası Ortadoğu coğrafyası; insan hakları, özgürlük ve başka kutsal amaçlar ve dünya barışı gibi yaldızlanmış gerekçelerle, uğruna daha nice masum insanın kurban edileceği petrol kuyuları ve Balkanlar ve Kaf Dağı’nın ardı, bu toprakların bir taş atımı yakınındadır yüzlerce yıldır...

Anadolu ve Trakya’nın bu benzersiz konumu, elbette ki, çakal sürülerinin, akbabaların, leş yiyicilerin iştahını kabartır sürekli. Bu topraklar, kesişen yollar geçidi, bir kuranderdir (aralık). Ve “Ya soğuk alır ya savaşa girer kuranderde oturan...” Bu nedenle, bu topraklar hep tetikte olmayı gerektirir...

Avrupa’nın beyaz insanı, on beşinci yüzyılın sonunda çıktığı yerküre yolculuğundan anakarasına, beş yüzyıl sonra, insan hakları koruyucusu, özgürlük savaşçısı, uygarlık önderi olarak döner... Asya uluslarını kana boğmuş, Afrika’nın yeraltı ve üstü varsıllıklarını talan etmiş, kara derili insanı köle pazarlarına sürmüş, Amerika’da yüz milyon Kızılderili insanı yok etmiş kan emici, sömürücü, yok edici efendiler ve ellerinde, dünya halklarına ‘sonsuza değin sürecek mutluluk’ saçacak demokrasi, insan hakları ve özgürlük çarmıhları!.. İnsanı, toprağı, doğal varsıllıkları, kurdu kuşuyla yerküreyi sömüren, emen sömürgen yayılmacılıktan (emperyalizm), uygarlık pazarlamacılığından bu topraklar da payını alır... Sonunda, altı yüz yıllık dev bir imparatorluktan elde kalan bu son topraklar da paylaşım masasındadır...

Ama tarih ana bilir ki, zamanın kırıldığı anlar da vardır... Bu anların birinde, şayak kalpaklı, devrimci, sarışın bir kurtla bu toprakların yazgısı kesişir... Bu topraklardaki kutsal başkaldırı, kutsal direnişten Kemalist Devrim doğar, filizlenir ve kök salar; dünyanın ezilen, sömürülen halklarına bayrak olur...

Sömürgen yayılgan (emperyalist) güçler “geldikleri gibi gidecekler”dir ve geldikleri gibi giderler... Sömürgen yayılmacılık karşıtı (anti-emperyalist) bir tam bağımsızlık savaşı sonunda kurulan Kemal Atatürk Türkiyesi, sömürülen toprakların bağımsızlık savaşlarını ateşleyen kıvılcımlar saçar yerküreye. Sonraki yıllarda, ezilen uluslar, topraklarına diktikleri tam bağımsızlık meşalelerini bu kıvılcımlarla tutuşturur...

Ama, koca bir yüzyıl geride kaldıktan sonra durum çok farklıdır artık... Yeni bir binyılın başlangıcında, Mustafa Kemal Atatürk Cumhuriyeti, kuruluşundaki tam bağımsızlık ülküsünden çok uzaklarda, sömürgen yayılgan ülkelerin dümen suyunda, dünyanın en borçlu ülkesi olarak bir oraya bir buraya sürüklenip durmaktadır ne yazık ki...

Türkiye Bu Noktaya Neden ve Nasıl Geldi?

Kuvayı Milliye’nin sesi İLERİ Dergisi’nin “Atatürkçü güçler ne yapmalı?..” konulu büyük soruşturmasının can alıcı noktasıydı bu soru: “Türkiye bu noktaya neden ve nasıl geldi?”

Türkiye, Kemal Atatürk tarafından, aydınlık ve çağdaş yarınlarına uğurlandığı Cumhuriyet yolculuğunda, bugün büyük olasılıkla tarihinin en karanlık darboğazından geçiyor.

Gerçekten, Türkiye bu noktaya neden ve nasıl geldi?..

Mustafa Kemal’in Cumhuriyeti bu noktaya elbette birdenbire gelmedi. Türkiye, Gazi Dönemi’nin hemen ertesinden bugüne, Cumhuriyet kuşaklarının çağdaş yarınlarını, kişisel çıkar ve ihtirasları uğruna çalmak için her şeyi, her türlü düzeysizliği; gaflet, dalâlet ve hatta hıyaneti deneyegelenlerin elinde getirildi ‘bu nokta’ya.

Eski mandacısından “komprador” solcusuna, ‘her mahallede bir milyoner’ peşindeki komprador sağcısından Batı sapıklarına, ‘liberal solcu’sundan din satıcısına, ülkemize bakışı şortla askeri birlik denetleme düzeysizliğindeki tarikatçı ‘benim memurum işini bilirci’ iş bitiricilerden ‘babasının kızı’ ‘bacı’larınıza, elde kutsal kitap alan alan dolaşıp konuşarak Peygamber’in nasıl bir Atatürkçü olduğunu kanıtlamaya çalışan darbecilerden, ‘kendisi için bir şey istiyorsa namert’ ve ‘verdimse ben verdimci’ aile fotoğrafı koleksiyoncusu ‘baba’lara, ülkesinin para biriminin Amerikan Doları olmasını önerebilen arlanmazlardan kendisini koltukta tutabilecek her şeyi ‘içine sindirebilen’ umut satıcılarına; hepsinin politik ve ekonomik hırsı bir, aynı emperyalist tezgahta dokunmuş, efendilerinin acentesi taşeron siyaset mafyalarının işbirliğinde, uzun yıllar içinde çıkmaz sokaklara çökertilen Türk Ulusu, bugün getirildiği ‘bu nokta’da, dünyanın en borçlu ülkesinde, bir zamanlar ‘Büyük Şeytan’ olarak niteledikleri dünyanın en büyük terör örgütü Amerika Birleşik Devletleri’nin günümüzdeki mollası, inanç taciri imamların yönetiminde ve emperyalist devletlerin gönüllü devşirmesi, sahibinin sesi, sömürge aydınlarının kılavuzluğunda, aynen yirminci yüzyılın başlarında olduğu gibi, sömürrücü yayılmacılığın azgın şehvetine terk edilmeye çalışılıyor yeniden.

Bu nokta’ hangi noktadır?

Hangi noktadır ‘bu nokta’?..

Sömürgen yayılmacılığın (emperyalizm) sömürü tarihini sonsuza dek onarılamayacak biçimde parçalayan ‘İstiklâl Harbi’nin ilk kıvılcımları, ‘istiklâl-i tam’ (tam bağımsızlık) ülküsü ve ‘Milli Mücadele’ meşalesine ‘ilk’ Türkiye Büyük Millet Meclisi binasında dönüşmüştür. İşte ‘bu nokta’, o kutsal ‘İlk Meclis’ binasının, ulusal ekonomilerin baş düşmanı küresel sömürünün ‘yabancı’ şirketleri ve onların yerli işbirlikçisi, maşası, acentesi, taşeronu ‘ağa’ların eliyle, ülkeyi ve ülkenin tüm yeraltı, yerüstü varsıllıklarını, kaynaklarını, bankalarını ‘idare eden’ ‘idareciler’in de işbirliği ve onayıyla, ‘restore’ edildiği, durumun da anıtsal binanın girişinde yazılıp duyurulduğu noktadır...

‘Bu nokta’, ‘başta ekonomi, savunma, eğitim-öğretim olmak üzere her alanda tam bağımsızlık’ ülküsünü kapsayan ve bu nedenle bir ulusun varoluş savaşımına isim olmuş ‘İstiklâl’ sözcüğünün bile yalın bir ‘kurtuluş’a; ‘İstiklâl Harbi’ninse içinin boşaltılarak, neredeyse, “Kurtuluş Savaşı’nda zavallı düşmanı yendik, iş bittiii!..”ye indirgendiği noktadır...

‘Bu nokta’ yurdun her köşesinden yüzlerce Anadolu gencinin kanıyla ‘yavru vatan’ olmuş Kıbrıs’ta, ulusal güvenliğimizin vazgeçilmez bir parçası olan topraklarla bayraklaşan ‘Kıbrıs Meselesi’nin; ‘Rum lobisi’ sözcülüğüne soyunan, bu nedenle de bir türlü giyinemeyen, Avrupa Birliği beslemesi ‘ver-kurtul’cu ‘medya’nın köşelerine bağlı ‘sahibinin sesi’ ‘medya’ kalemlerinin çığlıklarında ‘Kıbrıs Sorunu’na dönüştürüldüğü noktadır da... O ‘medya’ ki, bu ülkeye, bu ulusa, bu ülkenin, bu ulusun diline, kültürüne; kendine artık ‘basın’ bile diyemeyecek denli yabancılaşmıştır...

Türkiye Bu Noktaya Kimlerle Geldi?..

Hoş, Kemal Atatürk Cumhuriyeti’nin ‘bu nokta’ya getirilmesinde kimlerin payı yok ki?!.

Sömürgen yayılmacılara (emperyalist), şeriatçılara, yeni mandacılara karşı tam bağımsızlık için savaşım veren; “Baba, Sana her zaman müteşekkirim. Çünkü Kemalist düşünceyle yetiştirdin beni. Küçüklüğümden beri evde devamlı Kurtuluş Savaşı anılarıyla büyüdüm. Ve o zamandan beri yabancılardan nefret ettim. Baba, biz Türkiye’nin İkinci Kurtuluş savaşçılarıyız. Elbette ki, hapislere atılacağız, kurşunlanacağız da. Tıpkı birinci Kurtuluş Savaşı’nda olduğu gibi. Ama bu toprakları yabancılara bırakmayacağız. Ve bir gün mutlaka yeneceğiz onları. Düşün baba, bugün hükümet, işini gücünü bırakmış bizimle uğraşıyor. Çünkü bizden başka gerçek muhalefet kalmamış durumda. Ve hepsi Kemalist çizgiden sapmışlar. Ve tarih önünde hüküm giymiş durumdadırlar. Biz çoktan onları tarihin çöplüğüne atmış durumdayız. Ya vatan ya ölüm.” (Deniz Gezmiş / 29 Ocak 1971) diyebilen Cumhuriyet kuşaklarını yok etmeye çalışan darbecilerin mi payı yok?!.

‘Devrim’ sözcüğünden bile korkup onun yerine ‘inkılap’ (ı harfi ile) sözcüğünü koyarak Kemalizm’in devrimci ruhunun ortadan kaldırılabileceğini uman, ‘inkılap’ı da ‘inkilap’ (i harfi ile; köpekleştirmek) sanan; Atatürkçülük adına olsa gerek, Cumhuriyet’in okullarına Anayasa güvencesi altında zorunlu din dersi eğitimi yerleştiren, asmaya bile değmez bularak yıllardır beslediğimiz nü sapığı inkilapçıların mı (i harfi ile) payı yok?!.

Bu toprakları ta ‘1940’larda ‘inkilap’ (i harfi ile) sürecine düşüren, iktidarda kalabilme derin arzusuyla, Cumhuriyet Türkiyesi’nin anıtsal başöğretmenleri Hasan Ali Yücel ile İsmail Hakkı Tonguç’un ve onların kutsal yapıtı, Anadolu Aydınlanması’nın ocağı Köy Enstitüleri’nin Kemalist Devrim düşmanlarınca yok edilmesine seyirci kalan eski mandacıların mı, tarikat şeyhlerinin elini açıkça öpen karşıdevrimci toprak ağası başbakanların mı payı yok?!.

Türkiye’nin sömürgen devletler imparatorluğuna satılmasına, genç yürekleriyle engel olma çabasıyla sokaklara dökülen Anadolu çocuklarının birbirine düşürülmesinden, o düzeysiz ‘iti ite kırdırmak’ ucuzluğuyla çıkar uman ve bu ülkeyi soyan her kim varsa, aslında bir stadyumda çektirilmesi gereken, ‘aile fotoğrafı’nda toplayacak kadar ar damarı çatlamış devlet ‘böyyük’lerinin mi payı yok?!.

Yıllardır halkımıza ‘parlamenter demokrasi’ adıyla yutturulmaya çalışılan ‘hisseli harikalar kumpanyası’ bir kukla müsameresine ABD’den doğrudan iniş yapan, başbakanlık koltuğuna oturabilmek için, imamlara üniversite öğrenimi yapma yolunu açmak karşılığında şeriatçılarla koalisyon kurmaktan ve o imam ve hatiplerin günün birinde bu ülkenin kadın eli bile sıkmayacak kadar yobaz kaymakamları, valileri, bakanları, başbakanları olmasından ‘ürkmeyen’ ve ‘içine sindirebilen’, ‘bu düzen değişmelidir’ diyerek gözlerini boyayıp oylarını aldığı milyonlarca insanla her iktidara geldiğinde onları daha da yoksullaştırarak ödeşen, koltukta ölebilmek uğruna ‘dürüst’ ve ‘halkçı’ üç maymunu oynayıp ‘görmeyen, duymayan, söylemeyen’, soygun düzeninin susturucusu, evlerden ırak umut tacirlerinin mi payı yok?!.

Ya devlet adamlığını donla birlik selamlamak düzeysizliği sanan ve şaibeli her akçalı taşın altından çoluk çocuğu fışkıran; inkilapçı (i harfi ile), tırnak işareti içinde ‘Atatürkçü’, darbeci devlet başkanlarının da izniyle, anasının, tarikat şeyhinin ayak ucuna gömülmesi için, Türkiye Cumhuriyeti hükümetlerinin özel kararlar aldığı ‘rüşvetin belgesi mi olurmuş’çulara ne demeli?!.

ABD’nin -sanırsınız- özel temsilcisi, Gümrük Birliği’nin taşeronu ‘bacı’ların, yeğenlerinin akçalı işleri için yabancı devlet başkanlarına özel mektuplar yazan ‘baba’ların payına ne demeli?!.

Ya Avrupa Birliği’nin acentesi, Gümrük Birliği’nin taşeronu, tahkim yasalarının müteahhidi, Türk halkının çalınan son yirmi yılının içinden bir “mavi akım” halinde geçip bir “beyaz enerji”yle tarihin musalla taşına uzananlar...

Özetle, ‘bu nokta’ ülkenin varsıllıkları, kaynakları, mutluluk ve geleceğine göz diken yayılmacılık ve gözü dönmüş çıkar şizofreni, koltuk sapığı sürülerin doymak bilmeyen soysuz iştahıyla, Atatürk Cumhuriyeti’nin, bu toprakları yaşanılır ve kutsal kılan maddi manevi tüm değerlerinin yağmalanması; sözde, tırnak içinde ‘Atatürkçü’, karşı devrimci, şeriatçı, bölücü, mandacı düzeysizlerin işbirliğiyle Köy Enstitüleri’nin yok edilmesi, yıllarca Türkçe okunan ezanın yeniden Arapça’ya çevrilmesi, imam-hatip okullarının açılması ve bu okullarda kızlı erkekli Anadolu çocuklarının -ülke çapında çığ gibi artan sayılarla- bilinç ve yüreklerinin karartılması, tırnak içinde ‘Atatürkçü’ ve şair politika cambazlarının, ‘baba’ların, ‘bacı’ların sonuçlarından hiç ‘ürkmeden’ şeriatçı partilerle el ele vermesi, Atatürk Cumhuriyeti’nin okullarında din derslerini zorunlu duruma getirilmesi; devlet işletmeleri, fabrikalar, kıyılar ve ormanların, yer altı ve üstü varsıllıklarımızın, SEKA’ya ait fidanlıkların bile, ‘verdimse ben verdim’ pişkinliğiyle, hatta gerekirse Çankaya’nın bahçesini bile vermeye hazır bir devlet adamlığı safsatasıyla, yabancı sermaye ve yerli maşalarına peşkeş çekilmesi; devlet memuru imamların şeriatçı Rabıta tarafından maaşa bağlanmasına izin veren belgeleri imzalayacak derecede ‘Atatürkçü’ inkilapçıların (i harfi ile) keyfiyle 10 Kasım törenlerinin, resmi bayram kutlamalarının, 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı, 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı kutlamalarının okullara hapsedilmesi ve ulusun sosyal yaşamından çalınması ile geldiğimiz noktadır...

Neyse ki, tarihin kubur çukuru oldukça geniştir ve ‘oligarşik demokrasi’nin seçim yasalarıyla bile olsa, Türkiye bağırsaklarını temizledikçe, orada siyaset müsameresinin bütün ‘kirli’ aktörlerine yetecek yer vardır...

‘Bu nokta’da, Mustafa Kemal’in Türkiye Cumhuriyeti’ni emanet ettiği Türk Gençliği’ne armağanlarından biri olan Ankara’daki Gençlik Parkı’nın girişinde Diyanet İşleri Başkanlığı’nın görkemli Diyanet Yayınları Kitabevi yer almaktadır artık... Bu noktada bu ülkenin üniversiteleri, kamu kurumları birbirleriyle araştırmalarını, laboratuvarlarını, etkinliklerini değil de mescit ve camilerinin çokluk ve büyüklüğünü yarıştırır... Bu noktada Türk halkı saniyede 1.078, yılda 34 milyar Amerikan Doları borç faizi ödemektedir...

Ya Sömürge Aydınları?

Emperyalist kuşatmanın gönüllü devşirmesi ‘sömürge aydınları’ ise, bağlandıkları köşe başlarında, mütareke ve işgal yıllarındaki işbirlikçi ve mandacı atalarının kemiklerini bile sızlatacak bir düzeysizlikle; yalnızca ezilmişlik, yoksulluk ve sömürünün küreselleşeceği artık çok berraklaşan bir ‘yeni dünya düzeni’ adına, her ‘Batıcı’ olmayan, ulusalcı tepkiyi özgürlük ve demokrasi düşmanlığıyla lanetliyor bugün ‘bu nokta’da.

Uygarlık ülküsünü ‘sorgusuz Batı hayranlığı’ ve ‘koşulsuz Batı köleliği’ sanan numaracı cumhuriyetçi, mandacı sömürge aydını, özellikle sömürgen yayılmacı devletler imparatorluğunun işbirliğindeki basın-yayın organlarının güdümünde, giderek, Kıbrıs’ta ‘ver-kurtul’ teslimiyetçiliği ve Kemalist Devrim’den miras ‘Ata yadigârı’ her kutsal şeyin yağmalanması pahasına Avrupa Birliği tuzağına atlanmasının çığırtkanlığını yapıyor.

Öyle ki, dünyamızın, sömürgen yayılmacı devletlerin çıkarları için yeniden biçimlendirilmeye çalışıldığı bu dönemde, yanı başımızdaki yangının, bütünüyle Ortadoğu ve Avrasya coğrafyasına el koymak üzerindeki oyunlarla kurgulanan yeni bir Irak savaşıyla topraklarımıza da sıçrayabileceğini görmezden gelebilen ‘yeni mandacı’, ‘yeni tanzimatçı’, ‘sahibinin sesi’, emperyalizmin ‘sermaye’si kapatma ‘beyaz aydın’; çoluk çocuk, kadın erkek binlerce insanın, yok yere öleceği olmayası bir onursuz ve kirli savaş için, vahşet için çığlıklar bile atabiliyor...

Türk Gençliği Kemalist Bilincini Yeniden Kuşanıyor

Bütün olan bitene karşın, Türk Ulusu, pusulası kayıp, dümeni çalınmış, rotası emperyalizmin dümen suyuna terk edilmiş, kaptan köşkünde din pazarlamacısı imamların oturduğu, yelken direklerine yeşil sancakların asılmaya çalışıldığı bir gemide ve yüzlerce karanlık figüranın kılavuzluğunda yürüyen bu yolculukta, neyse ki, bir dönem Ulu Önder’ince genlerine kazınmış akılcı bir sağduyuyla, büyük bir çoğunlukla, en azından, “Savaşa hayır!..” diye bağırabiliyor. Ancak, ne yazık ki, bu son derece masum insanlık çığlığı bile görmezlikten gelmenin karanlığına terk edilmeye çalışılıyor...

Benzer biçimde, ülkemizin kıstırıldığı emperyalist kapanlardan kurtuluşun, ancak Kemalist bilinç ve Ulu Önder’in tam bağımsızlık ülküsüyle mümkün olacağını bilen, Cumhuriyet’in kendilerine emanet edildiği her yaştaki Türk genci, düşürüldüğümüz emperyalist pusudan çıkabilmek için, son altmış yıldan aldığı derslerle, bugün Kemalist ilke ve devrimlere giderek daha sıkı sarılıyor.

Üniversitelerimizde, ardı ardına Atatürkçü Düşünce Kulüpleri kuruluyor. Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu bu kulüplerin birlikteliğinden doğdu ve ülkemizin her köşesine saçmaya çalıştığı Kemalist kıvılcımlarla, Atatürk Türkiyesi’nin aydınlık yarınlarına olan sarsılmaz inancımızı daha bir perçinliyor giderek... Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu, iki ayda bir yayımlanan İLERL Dergisi, iki haftada bir yayımlanan Türksolu gazetesiyle Kemalist bilincin yayılması için uğraş veriyor.

Biz Kemalistleriz ve Neler Yapabileceğimizi Çok İyi Biliyoruz!..

Şeriatçı bir partinin tek başına iktidar olmasıyla hazırlıkları yapılan molla düzeni ve kapımızdaki yeni Sevr tasarısı, ancak tırnak işareti içinde nitelendiğinde kendilerinden iğrenilmeden ‘Atatürkçü’ olarak söz edilebilecek kan emicileri şaşırtmalı. Onlar ki, kendilerini koltuk sahibi yapabilecek güç olarak gördükleri emperyalist efendilerinin ağababalığında, bu toprakların insanını sömürerek semiren para babalarının, toprak ağalarının işbirliğinde; doymaz arzularını körükleyen ‘şahsi menfaatleri’, gözü dönmüş hırsları, azgın ihtirasları, kudurmuş arzuları ve hayvanca şehvetleriyle Türkiye Cumhuriyeti Ulusu’nun üstüne çullandılar yetmiş küsur yıldır... O tırnak işareti içindeki ‘Atatürkçüler’ ki, şeriatçı partiler kurup “Atatürk sağ olsaydı bu partiye girerdi...” diyebildiler Mustafa Kemal Cumhuriyeti’nde... O ‘Ata’ yadigârı ‘Altı Ok’u birer birer yok etmeye çalıştılar çıkarları için. Türkiye’yi ‘tam bağımsızlık’ ülküsüne ulaştıracak Kemalist ilkeleri; devrimcilik, milliyetçilik, halkçılık, laiklik, devletçilik ve cumhuriyetçilik ilkelerini, çıkarları uğruna, sanki yok edebileceklerini sandılar.

Ama, biz Kemalistleriz ve neler yapabileceğimizi çok iyi biliyoruz. El ele verip şu sözlerle kenetleniveririz karanlık günlerde:

Ben Atatürkçüyüm. Ben Cumhuriyetçiyim. Ben laikim. Ben antiemperyalistim. Ben bağımsız Türkiye’den yanayım. Ben insan hakları savunucusuyum. Ben yobazların, hırsızların, vurguncuların, çıkarcıların düşmanıyım. Öyleyse vurun, parçalayın! Her parçamdan benim gibiler, beni aşacaklar doğacaktır.” (Uğur Mumcu)

Herhangi bir günün herhangi bir saatinde Anıtkabir’e gidenler çok iyi anlayacaktır bizim kimler olduğumuzu. Oranın, her an, Ata’sına koşan çoluk çocuk, yaşlı genç, kadın erkek yüzlerce ‘Türk Genci’ ile dolu olduğunu bilenler anlayacaktır ne demek istediğimizi...

“Bir yandan emperyalistler, bir yandan gericiler, bir yandan yeni mandacılar... Hepsi el ele vermiş, kol kola girmiş Cumhuriyet’i yıkmaya çalışıyor. Kimileri hâlâ oynanan oyunun, dönen dolapların farkında değil. Kimileri ise farkında ama tam bağımsızlık olur mu olmaz mı bilemiyor. Tüm bu şartlar karşısında içinde bulunduğumuz şartları düşünmüyoruz ve ‘Ya İstiklal Ya Ölüm!’ diyoruz. Çünkü, biliyoruz; Cumhuriyet bize emanet!” (Cumhuriyet Bize Emanet / Gökçe Fırat / İLERİ / Kasım-Aralık 2000) diyebilecek bilinç ve yüreklere sahibiz.

O nedenle, ‘bu nokta’da, daha çok onlar düşünsün “ne yapmalı?” diye... Biz neler yapmamız gerektiğini çok iyi biliyoruz... Çünkü, biliyoruz; Cumhuriyet bize emanet!..

Biliyoruz, Kemalist ülkü ve bilinçlerimiz yepyeni bir Kemalist Devrim yeşertecek bu topraklarda!..

Çünkü, “Parolamız tektir ve değişmez: Ya istiklal ya ölüm!..”

22 Nisan 2003, TÜRKSOLU, 28. Sayı

-*-

Parolamız Tektir ve Değişmez: “Ya İstiklâl Ya Ölüm!”

(2009: s. 42-53)

-*-

Çünkü Biz

Şayak Kalpaklı

Sarışın Bir Kurdun

Çocuklarıyız

Emin Sami Arısoy

TÜRKSOLU ve İLERİ yazıları

ISBN: 978-9944-109-64-2

İLERİ YAYINLARI

No: 171, Nisan 2009: s.1-208

-*-